25 Kasım 2018

Öyle ve Böyle

Gecenin yarısı, uykudan uyandırıp gelen ağlama krizi ve sonrası uykusuzluk... Yapamıyorum. Dayanamıyorum. Benim hayallerim yok
Benim umudum yok
Ben yokum

*
Kurşununu hâlâ teninde taşıyan vurgun gibi.
İnsana hâlâ ve hâlâ umut etme enerjisini veren aptallık, ne de bitmez imiş. Sonsuza inan çünkü bu aptallık bitecek gibi değil... Ve tam aksi... Algılar ne sığ imiş; bildiğini bile bile tekrara düşmekte.

*
Hiçbir enerji kaynağı olmaksızın, daima olmasa da, gücü ve imkanı elverdikçe ışıldayan kimselere zayıf ya da mutsuz derler ilk bakışta. Kim mi der? Hani yok mu, bakınız ne kadar mutluyuzcular, onlar. Mutsuz derler kendileri gibi olmayanlara. Ne de olsa kendileri gibi daima ışıldamıyordur onlar hani... Öyle demek işlerine gelir aslında. Öyle derler, demelilerdir de çünkü mutsuz dediklerinin en ufak bir destek ışıkta Güneş’e öykünen bir yıldız olabileceklerini sezerler hayvani bir iç güdüyle. Bu sezgi onları korkutur: Ya onların ışıltısı kendilerininkini boğarsa? O zaman daha da çok yüklenirler kendi radyoaktif ışıldamalarına ve kendileri gibi olmayanların mutsuzluk dozunu artırırlar tabirlerinde. Çağımız böyle zehirli/zararlı bir çağ oldu işte. Önceden sadece elektronik gereçlerin yaydığı radyasyondan falan çekinirdik. Peki şimdi bu insanlarla ne yapmalıyız? Onların bu adeta 90’ların kristal avize şıkırtısından nasıl kendimizi koruyabiliriz?

*
Eşşşoğğlueşek Kasım,
Sen neden bitmek bilmiyorsun?

*
Kendimi özledim. Kendimle kalmayı. İnsan insan insan... Ve yalnızca kendisini düşünen insanlar. İnsanlar çok bencil. Vicdanı yumuşak birini buldular mı üstüne basmayı bırak, tepinmeden geçmeyen insanlar... Gerçekten kendimi tebrik etmeliyim, şahane oynuyorum. Düşünmek için vakit bırakmadım kendime ki zaten vakit benim değil. Hiçbir gün benim değil. Öyleyse neden?

•
Ölene kadar ağlamak istiyorum. Ağlayarak ölmek diye bir şeyi literatüre kazandıran kişi olmak fena olmazdı. Adımız yaşardı hiç değilse.

•
Sevgili 22:22,
Seninle bakışmayı seviyorum.

•
Bomboş günler vardı. Saatlerin bile geç-e-mediği.
Yeterlilik kipinin bile yetemediği durumlar.

•
Bir şeyi yapmaya karar verdikten sonra onu yapamaz olduğunu görmek/anlamak insanı mahveden bir şey. Ulan ölemiyoruz bile! Bu düşünce bile beni sıkıştırıyor. Ölmek için bile özgür değilsin. 

•
Az önce, ameliyatı iyi geçen ve kendisini kıvrandıran ağrılarından kurtulmuş ananem (74), birilerine çok erken zahmet vermeye başladım, dedi. Erken? Allah benim ömrümden alsın da ona versin inşallah. 

•
Kendimi sürdüğüm bir yol olmasına rağmen “hayatı sıradan ve sade yaşama” canımı çok sıkmaya başladı. Biraz yoldan çıkıp itlik serserilik yapmaklar çekiyor canım. Şöyle evlatlıktan reddedilmekli, rüzgâr nerden eserse oraya gitmekli, her şeyi siktir etmekli falan. 

•
Geçen gün sana sürpriz olsun dedi biri. Sürpriz? Ne ola ki? Düşündüm bu hayatta beni çok sevindirip şaşırtacak ne olabilirdi? Liste sıralandı zihnimde, pıt pıt pıt dizildi maddeler. Ama zaten olmazdı onlar. Hepsi teker teker elendi. Beni sevindirecek şeyler vardı ve hep, yaşamasızdı onlar. 

•
Gayecim senin gayen nedir ? Bir Yaralı Kuştum ? Ah be Gaye... Bi’ de işteyken sürekli isss tikk rrarr lı hayal hakikatt tir diye dolanıyorum.
•

11 Kasım 2018

İyiyim

Limandan düdük sesleri geliyor, saate bakıyorum 09:05
Terasa çıkıyorum. Güneşli bir sabah. Bir yerlerden kuş cıvıltıları geliyor. Arıyorum; başımı yukarılara, göğe kaldırarak. Gökte puslu bir mavilikten başka bir şey yok, uzaklarda biraz biraz beyazlıklar belki, sadece. Çatılara doğru eğiyorum başımı. Oralardan geliyor olmalı. Zavallı kuşlar ağaç dalları yerine antenlerde şakıyor. Şehrin içinde sesleri gene cıvıl cıvıl; ama buruk işte... Anlıyor musun, buruk, kırgın gibi... Siren, korna ve düdük seslerini arka plana alıyorum, kuş sesleri önde. Hayat böyle bir şey olmalı işte. Bana şu nedir, bu nasıldır diye soranlara kelimelerle bir şeyleri izah etmekten yorulmuş olmalıyım ki böyle şeyleri hep mizansenle, sesle, dokunarak anlatmak istiyorum. Ya da şaşırarak: “Bak işte, görmüyor musun? Hayat böyle bir şey!” diyerek bakmak istiyorum kocaman gözlerimle.
İnsanlar, beni bu çağın insanı değilmişim hissine sürüklüyor kendi yüzeysellikleriyle. 

*
Çok sulu gözlü oldum şu sıra. Ağlamaya yer mi arıyorum acaba diye kendime soruyorum bazen. Nasılsın sorularını sevmiyorum. Çünkü her sorduklarında yalan söylüyorum hissine kapılıyorum. Her  “iyiyim” dediğimde üzerime biraz daha kaplanan sahtelik duygusundan tiksiniyorum ya da. İyiyim sanırım şu an, düşünmüyorum çünkü bazı şeyleri, diyorum; herkese değil, bazılarına. Düşünmek istemediğim şeyleri konuşunca da ağlamaya başlıyorum. 

Ertelenmiş bir ölümü yaşıyorum sanırım. Ya da ertelenmiş ölümü sürüklüyorum. 

*
Hiçbir şey yapamıyor olmak beni mahvediyor. Ananem çok hasta, çok şiddetli ağrıları var ve ben hiçbir şey yapamıyorum. O, öyle ağrılar içindeyken yaptığım her sıradan şey için kendimi suçlu hissediyorum. 
Bu konuda yazmak da beni ağlatacak, vazgeçiyorum. 
*
Bugün bir aydınlanma oldu zihnimde. Ve ne tesadüftür ki(!) gene süpürge yaparken... Ve sonra bir Sezen Aksu şarkısı çalmaya başladı zihnimde; adı bana kalsın. Sonra bir film oynadı, Türkan Şoray başrolde. 

*
Uzay! 
Haklısın, biliyorum. Ama lütfen vazgeç şundan! Dayanamıyoruz artık! Bir çare! 

*
Dear My Dear, 
Özleyemedim. 

*
Ellerimde şifa olduğuna inanmak istiyorum. Dokunduğum yerdeki acıları, ağrıları azalttığımı düşünmek istiyorum. Sevgi keşke daha daha tesirli bir şey olsa idi.

Herkes dağılıyor. Kimsenin gücü yok eskisi gibi güçlü durmaya. Bir de şu insanlar yok mu! Hâlâ anlamıyorlar mı hasta insanın yanında daima güzel şeylerden bahsetmek gerektiğini. (Galiba cümlem bozuk oldu, gerçi ben düzgün müyüm ki...)  

*
İşte, ölmüş olsaydım şayet, bu acılara şahit olmayacaktım.  Ölmüş olsaydım o mutluluğu da göremeyecektim fakat. Hangisi daha ağır basıyor bilmiyorum. Veya hangisinde, varlığım bir katma değer yaratıyor, onu da bilmiyorum.

9 Kasım 2018

Bana Biraz Ses Ver ♫

İnsanlar ezberleri yerine hisleriyle konuşup davranmaya başladığında daha normal bir yer olacak yeryüzü .

*
Sevgili Leia,

Bir L harfinin eksikliğini görüyor musun sen de, hissediyor musun? Böyle vurdumduymaz mı olacaksın hep? Başkasın.

*
Zamanı düşünmüyorum, dilerim o da beni unutmuştur.

*
Gerçekten zor bir yaşam; bu yaşamaya çalıştığım. Dışardan bakınca ne kadar normal halbuki. Ve halbuki, böyle söylemeye bile hak tanımıyorlar bana. Zorluk burada başlıyor belki de, hiç düşündünüz mü?

Üzerime bir fanus geçirmişler de içindeki hava tükeniyor gibi hissediyorum. Gerçekten bir anlam lazım. Ama anlamlı bir anlam.

*
Dear My Dear,

Geçen yazdıklarımı okudum gene. Eskiden hiç böyle huylarım yoktu. Ne olduysa, yazdıklarımı çok seviyorum artık. Kendi sesimi duyuyorum onları okuyunca. Mutsuz, neşeli, mutlu, öfkeli, alaycı... Ben yokum, sesim var.

*
Özgür olmak adına başka bir tutsaklığa düşmek istemiyorum.

*
Günlerdir doğru düzgün uyuyamıyorum. Rüyâmda sevgili dostum İ’nin sesini duydum. Özlemişim. Doğum günü geliyor ondandır belki. Enerji göndereyim kendisine bakalım hissedecek mi gene mistik akrep :)

*
2017 kışında İstanbul’a kar yağmıştı gene. Evdeydim. Annemle öğleden sonra dışarı çıkmıştık karda yürümeye. Bu yürüyüşlerimizi hiçbir zaman unutmayacağım. Canım annemin en sevdiği şeylerden biri hem. Hem de o zamanlar çok mutsuzdum. Mutsuz mutsuz karlara bata çıka yürümüştüm. Ama şimdi o günü bembeyaz ve mutlu bir gün olarak hatırladım bugün. Kar, sadece yolları kapatmıyormuş anlaşılan. Şehir telaşının, tüm pisliklerin ve aynı zamanda, zamanla da mutsuzlukların üstünü de örtüyormuş.

*
Çivi çiviyi sökmez arkadaşlar. Her atanın sözüne de kanmayın siz.

*
Yaklaşık 10 gün önce geçti bu konuşma aramızda. Daha o zaman bu konuşmayı buraya yazmaya karar vermiştim:

Adam diyor ki “Yerine kimseyi koyamadığım”
Yerine kimseyi koyamayacağını kaç yılda anlıyor acaba insan?
Ya da kaç kişi tanıyınca?

Bence kaybı ilk yaşadığında anlıyorsun. Yani “yerine kimseyi koyamam” dediğini kaybedince.
Zaten yerine de kimseyi koymak istemiyorsun.

Yerine kimseyi koyamamak demek, denemiş olmayı gerektirmez mi? Yoksa nerden bilebilirsin yerine birini koyduğunda olup olmadığını?

Denersin ama şöyle: Herkesin yeri başkadır. Ve zaten, birini hep aynı şekilde sevemezsin. Çünkü sen de değişirsin süreçte. Başka başka seversin yani. Ve belki de her kişiyi sevme biçimin farklıdır. Değişmesen de sevdiğin kimsenin yeri boş kalır. Kalbinde başka kişiler için başka odalar açarsın, açabilirsen o da...

Ben de şunu düşündüm şu anda: Adam yerine birini koymayı deniyor, yeni birini tanımaya çalışmıyor. Ama ben şunu anlıyorum işte, öyle demesinden: O, o odayı başkasıyla doldurmaya çalışıyor. Ama illa ki deniyor.

Denesin, bunu herkes yapar, unutmak için acısını. Ama “başardım” diyene de ben inanmam.

Gel sana yeni odam var demiyor adam. Ne zaman anlıyor o yerin dolmayacağını.

Tamam, o odaya başkasını almaya çalışıyor; ama ya aldığını beğenmiyor o oda içinde ya da o odaya kıyamıyor. Bence ilk teşebbüste anlıyor o odanın sadece bir sahibinin olabileceğini.

Evet aynen öyle; ama kaçıncıda karar veriyor dolduramıyorum ben bu insanın yerini diye? Ordan pencere açıp adama soracağım, deli edeceğim hepsini; ama kaçıncıda anladın, diye.

İlkinde, ilk teşebbüste, anlasa bile bazen diretebilir insan hemen kabul etmek istemez anladığını. Kaçıncı kısmına niye takıldın? Üstüme kaç gül kokladın diye trip mi atacaksın? :)

Bilemedim, bana sayı versinler. :)