16 Eylül 2020

Sırtı yaza, yüzü güze dönük Eylül



3 Ağustos 2020 01:19

Kentsel dönüşüm ne menem bir şey. Çekirdek çitler gibi binaları yıkıp yerine hemen yenilerini dikiveriyorlar. Anılar mezarlığı her biri. Bazen duvarları görüyorum; bir zamanlar birilerinin odası iken sakinin zevkine göre süslenmiş. Bir poster veyahut bir duvar kağıdı öylece, öylece savunmasız kalmış yıkılan duvarların, sökülen pencerelerin ardından. Sahipsiz ve buruk. Ya duvarlardaki boy çentiklerine ne demeli? Yok muydu sizin de evin bir köşesinde boyunuzu çiziktirdiğiniz bir köşe? Benim hâlâ rüyâlarımda ev diye gördüğüm ilkoluldayken oturduğumuz ev gelir gözüme. Ana antreden odalara uzanan dar bir koridor vardı, duvar kağıtlı (bir zamanlar duvarlara kağıt yapıştırılıyormuş, nedense...). O dar ve karanlık antrede boy çektiklerimiz vardı N F diye. Taşınırken götüremediklerimizdendi o çentikler de.


Gözlerim artık bizi rahat bırak diyor.


*

Ben de benim kadar gerçekleri biliyorum. Neden böyle yazdım? Ben bir başkasıdır diye mi? Bilmem... Bildiğim bir şey var, bazı bölünmüşlüklerin olduğu gibi. Tüm olamamak gibi. Şu sıra değişik ruhsal şeyler deneyimlenmeye çalışıyorum. Öyle bir denemede zihnim, bedenim ve rûhum aynı yere yöneldi de gönlüm bir müddet tereddüt eyledi. Bunu görünce dedim ah işte, bizi tutan senmişsin! Biraz ıh mıh etti, o da katıldı bize. Bundan sonra, ayna olmanın başka bir halini yansıtacağız sizlere. 


*

Bir kere sevişsen bir daha aklında taşımayacağın kimseler var. Aklında taşımak? Yani ihtimalini yaşatmak. Hani hoşlanıyorsun da acaba gerçekten mi hoşlanıyorsun? Ya da ne kadar hoşlanmışsın? Ya da hoşlandığına değmiş mi? Gibi. Akıldan ötede, kalpte, henüz yer bulamamış ihtimaller için. Oysaki rüzgârı ardına alıp tam yol ileri gitmek, bir tek yelkenlilerde güzel. 


*

Önceden de yalnızdık; kalabalıklar içinde. Şimdi de yalnızız; bu sefer fiziki olmayan bir kalabalığın içinde. Aklımızı hâlâ yitirmememiz hayret verici. Bu, bir tür, zihinsel evrim midir?


*

Bir zamanlar sular gibi konuşurdu zihnim, hayaller anlatırdı, sevgiye dairleri döker saçardı. Sonra. Sonra... Hepsi endişelere, hüzne, ölüme dairlere döndü konuşmaları zihnimin. Uykularda bile susmuyor endişe ve korkuyla boğuyordu bizi. Ah bir sussa, bir sussa ne olur bir sussa, diye bekledim hep. Sustu. Konuşmuyor artık. Öğrendiklerini ve bildiği her şeyi unutmamak için tekrar eden öğrenci gibiymiş meğer o dönemde. Sonrasında ise sürekli ikazlar veren risk analizcisi gibi olmuş. Bir nevi hayatta kalma çabalamaları işte. Kabullerden sonra ise sustu. Konuşmuyor artık. Akışa bırakmayı öğrenmeye çalışıyor sanırım. Acele etmemeyi, oluruna bırakmayı, kontrol edenden ziyade izleyen olmayı öğreniyor. Her şeyi biz düzeltemeyiz. Herkesi biz iyileştiremeyiz. Herkese biz yetemez, yetişemeyiz. Herkesi sevemeyiz. Zamandan azade, kendi zamanını yaşamaya, öğrendiklerinde yenileşen kendini tanımaya ve öze, köke ulaşabilmeye çalışıyor şu ara. Bazen o geveze kızı özlüyorum ben de. Sen de mi? 


*

Bazı idrakler farkında olmadan varmış bende, geçmiş yazılarımı, ilkokul ya da lisedekileri, okuyunca gördüm. O idrake erecek bir şey de yaşamadığım halde üstelik. İçimde sürekli nasihatler veren bilge bir teyze olduğunu biliyordum. 


*

Nasıl başladığını bilmediğim bir salışın içindeyim. Olaylara ve durumlara “Amaan ne olacak ya, hallederiiiz!” derken buluyorum kendimi ki bu pek bi’ hoşuma gidiyor. Canım kendimi omzumdan omzumdan öpüveriyorum. 


*

Not düşelim: Hissediyorum. Yıldız. Yıldız. Yıldız... Kalp! 



*


‪Annemin kurmalı bir saati vardı. Zorla, yani uykum gelmese de yatırıldığım öğlen uykularından sonra gecenin en ortasında hortlar ve evin içinde dolanırdım herkes uyurken. İşte o saatin tik takları bana arkadaş olurdu gecenin karanlığında. Te annemlerin odasından gelirdi sesi antreye. Korkmazdım o zaman gölgelerde kalanlardan. Geçen gün anneme o saat ne oldu diye sordum; kalktı, buldu, getirdi saati. Birkaç gündür onun tik takları eşliğinde uyuyorum. Uykuya dalması pek bi’ eğlenceli. Sabah kalkıp saati kurması da. Ve odamda kanaviçe işlemeli bir örtü var. Kendime farkında olmadan zaman tüneli açmışım sanırım. Bir nevi eski zaman kozası içine girip uzaklaşma serüveni, bu sanırım. He bir de o tünelden bu twüti atıyorum. Zaman garip, çağ garip. ‬


*

20 Ağustos 01:19


Korkuyorum. Kimselere sarılamıyor olduğum için de şu an bu korkuyu giderecek bir kimsem yok. Nasıl bir çağ bu. Sürekli tehlikeler tarafından tehdit ediliyoruz. Farkında olmadığımız ya da mecburi olarak kanıksayıp artık yok hükmünde değerlendirdiğimiz tehlikeler tarafından yaşalamsal olarak tehdit altındayız.

(Anneme PCR testi yaptırdığımız gün)


*

21 Ağustos 2020


Israrcı insanları hiç sevmem. Kendi kendince ısrar etme bir şeyde. Benimle uyuyup benimle uyandığını biliyorum; ama bu yalnızca benim canımı sıkar. Konuş. Cesaret sevilir. 


25 Ağustos Salı (Karantina 4)


Sabah 6 suları. 6’nın henüz aydınlanmamış zamanları. Uykusuz bir gecenin sabahı. Karşı binanın sadece üstten açık penceresinde 6 yaşlarında bir erkek çocuğu beyaz atletiyle camdan bakıyor. Çerçeve böyle. Uykusuzluk yüzünden hayal mi görüyorum diye hubblelarımı (gözlerimi) kısıyorum, mercekleme yapıyorum. Yok, hayal değil orda. Derken bir anda kayboluyor. Aha, al işte sen uydurmuşsun diyorum. Yok yok, gene belirdi camda. Karşı binanın, yani bizim binanın diğer cephesine denk gelen bir camına dikmiş kafayı bakıyor. Elinde bir kağıt mı var? Kağıdı iki eliyle karşı cama mı göstermek istiyor? Bu da mı bana öyle geliyor, hadi canım ben de! 


*

Hiç anlatacak gücüm yok gibi hissediyorum; ama görüyorum ki biri bir şey sorduğunda anlatmak ve ondan kurtulmak istiyormuşum. Ağlamak, kendimi bırakmak istiyorum. Ama biliyorum; sadece bu süreçte değil, ne zaman moralim bozulsa büyük bir hastalık geçiriyorum. O yüzden şimdi değil, şimdi değil...


27 Ağustos 2020

2.gün bugün. Annem hastanede, dün gece yatış verildi ve dürüst olayım mı? Çünkü gün içinde gelen onlarca “annen nasıl?” sorusuna yanıt verirken yalan söylüyor gibi hissediyorum kendimi. Gördüğümü söyleyeyim mi? Çünkü burası benim anlatıp kurtulma yerim. Çünkü burası benim iyileşme yerim. Çünkü burası unutmayı seçtiğim ânlarımı sonradan hatırlama yerim. Burası benim üzüntü andacım... Annem çok hasta. Bugün dudakları mosmordu. Gözlerini açamıyordu. Doktorun söylediklerinden çok korkuyorum. İyi bir şey bulup söylemek için çok uğraşıyor. Riskli diyor. Geç kalmışsınız diyor. Neye? Neye geç kalmışız? Sistemin (hangi sistem?) eksikliklerine, bilinçsiz ve kontrolsüzce hastaları evde tutma çabalarına sonradan saydıracağım. Şu an bunun için enerjim yok. 


14 Eylül 2020

Bugün, annemin yaklaşık 20 gün üstüne hastaneden çıkması ve evdeki 5. izole gününde yaptırdığımız testin negatif çıktığını öğrendiğimiz gün. ( ııh bu cümleyi düzenlemeyeceğim, böyle kalacak. Kalacak ki bu zamanlarda kafamın nasıl da yerinde olmadığını hatırlayayım daha sonralarda)


Unutamadıklarım:

  • Evde geçirdiğimiz karantinanın her gününde belirsizlikle dolu bir kabus yaşamamız.
  • Anneme BT çekilmesi için hastaneye gittiğimde sonuçların çıkmasını 2 saat bekledikten sonra doktorun yüzündeki o korkunç ifade ve sonuç ne dediğimde beni tek kelime ile yıkması: Yatış. 
  • Annem müşahade odasındayken babamı ve kardeşlerimi teker teker görüntülü aramam. İnsan bulduğu her fırsatta “ya bu sonsa?” diye düşünüyor. Onu bırakıp eve ihtiyaçlarını almaya gitmek için ayrıldığımda sokaklarda hüngür hüngür ağlamam. Ve yolun ortasında annemin beni arayıp gelmen gerekiyormuş demesi ve koşarcasına geri dönmem. Islanan maskeye aldırmadan annemin yanına koşmam ve covid katına düşünmeden girip annemi yatağına yerleştirdiğimdeki iç rahatlığı. 
  • Arayanlara moral vermeye çalışmak ve güçlü durmak zorunda olmam. 
  • Aklıma gelen kötü düşünceleri kafamı iki yana sallayıp düşünceleri silkeler gibi yapıp kafamdan atmaya çalışmalarım. 
  • Nurcan Abla’nın arayıp anasının kuzususun sen, asıl sen ne yapıyorsun demesi. Bir anne şefkatiydi o benim için. Beni bir o anlamıştı sanki. 
  • Annemin görüntülü aramadaki mosmor olmuş dudağı ve kesilen nefesleri, feri gitmiş gözleri. 
  • Yoğun bakıma sevk edileceğini öğrendiğimizde hastaneye koşmam. Koşarken Allah’a yalvarmalarım. 
  • Annemin yoğun bakıma yatacağını duyan babamın fenalaşması. Hastaneye koşmakla kalbi sıkışan babamın yanında durmak arasında kalmam. 
  • Yoğun bakıma sevk edilmeden önce annemi covid servisi kapısında beklememiz. Ve annemin tüm melekliğiyle “hiç kötü düşünmüyorum, iyileşeceğim ben” diyerek bize o haldeyken bile moral vermesi. Yüzünde gördüğümüz birazcık ferin içimizi aydınlatması. 
  • Yoğun bakım için sevk edildiği hastanede ondan habersiz geçirdiğimiz ilk gece. Üşüyor mu, iyi mi, aç mı, sesini duyan var mı... diye diye düşünmek.
  • Ondan haber alamadığımız ertesi günde hareket etmek için bile enerji bulamamak. Taşıdığım tepsinin devrilip tabakların kırılmasıyla çocuk gibi yere kapanıp ağlamaya durmam. Sonra içimdeki yetişkinin beni sakinleştirip kırılanları toplamaya ikna etmesi.
  • Yoğun bakımdayken annemden haber almaktan ümidi kesmişken annemin bizi görüntülü aramasının şaşkınlığı ve tarifsiz sevinci! Annemle konuşurken hemşirin araya girip “normalde yasak ama...” demesi. Nasıl sevindik! 
  • Annemin giderek iyileşen nefesleri. 
  • Annemin eve gelişi. Ve 5 gün sonra da negatif test sonucu.


Tüm bunları yaşamış olmak bana şunu öğretti en başta: Sürekli olarak bir sonraki hamleyi/adımı/ aşamayı düşünme/ planlama/ analiz yapma. Tedbirli olmaya çalışma, öğretilenin aksine. Çünkü bazı şeyler yaşarken belirleniyor ve şekilleniyor. Yaşayarak öğrenmek diyoruz buna. 


Annem bir ışık insanı. Bu süreçte sadece benim de değil, annemi arayan yüz küsür insandan pek çoğunun aklına da düşen bir şey oldu: Neden bunca kötü varken, Elif’imizin başına geldi bu? Bense annem çok iyi biri, iyiler çok... (burada kafa silkeleme var) İyileşsin ona kötü olmayı nasihatleyeceğim. 


Bu süreçte sesini duymaya ihtiyacım olan 3 kişi vardı. Biri haberdar değildi başta, ama rüyâmda gördüm bir iki kere. Yanımdaydı, biliyordum. Güç aldım rüyâdaki varlığından. Diğeri yakınlarımdan biri. Günlerce aramadı, bekledim, nasılsın diye sorsun, bir ihtiyacın var mı desin... Günler sonra sordu. Kalbim çok fena kırılmıştı. Diğeri de, 3. de, annem iyileştikten sonra aradı. Haberi yoktu gerçi; ama her zamanki gibi her şeyi yoluna koyarız, demesiyle içime sular serpti. 


Ve bir ân beni yalnız bırakmayan kızkardeşlerim Vivi ve Nagi ve Zu. Yüreğimdeki en güzel odaların sahipleri, canlarım benim! 


*

Eylül, 

Sırtı yaza, yüzü güze dönük Eylül.