*
Sordular: Ruh nedir?
Ben. Sen. Öz. Bedenime sığmayan, öncesi ve sonrası olmayan ve hatta şu anda başka başka yerlerde var olan bir gezgin. Ölümsüz. Allah’ın rûhundan bir nefes. Dedim.
Sordular: Yaşam nedir?
Yol. Yolda olmak. Devam etmek. Mücadele. Kaybetmek, kaybetmek, kaybetmek ve ezilmek, küçülmek, hiç olmak. Hiçken hep olmak istemek. Öğrenmek. Öğrendiğini sanıp tekrar kaybetmek. Öğrenmek ve öğrenmek ve daima öğrenmek. Kabul etmek. Yenilgileri kabul etmek. İdealar peşinde sürekli yenilmek. Kaybettikçe değer kazanmak. Dedim.
Sordular: Canlılık nedir?
Yola devam etme güdüsü. Yaşamak. Yaşama enerjisi. Yaşama sevinci. Sen vazgeçsen de senden vazgeçmeyen. Tüm hücrelerinle varlığına tutunan. Ruhun kaybolmuşken bile seni yaşama bağlayan. Neşe.
Rûhum nerdesin? Zihnimin ellerine bıraktın beni.
*
Yaşama dair benim olmayan heveslerle kendimi oyalıyorum. Tam anlamıyla bu: Oyalıyorum. Yaşamayı çok seven ve gelecekten beklentisi olanlar gibi hevesler takınıyorum. Sorsan, olsa da olur olmasa da. Nötr. Bekleyişteyim; ama yaşamak için değil; aksine. Yüzyılların yorgunluğu var üstümde. Bitse de gitsek hali bu tam olarak.
Gidip benim gibi umutsuz birine varacağım da yaşam dediğimizi kör kuyulara düşmek zannedeceğim diye aklım çıkıyor. Ne şahane bir kavuşum olmaz mıydı? Birbirini yutan ve boğan karanlık içre karanlıklar... Oysa ki... Benim bir yanım hep aydınlık, güneş bahçe! Belki de karanlık sandığımız pür-i pak aydınlık(mış)-tır. Belki saf ışık oluruz, hı?
.
Kalabalık bir yerde bir devlet adamının kulağına babam bir şeyler fısıldıyordu. Yüzünde her zamanki muzip ifade vardı. Onu çok iyi tanıdığımdan kinayelerle yüklü, ne haltlar karıştırdığınızı biliyorum ifadesiydi yüzündeki. Zaten devlet adamının da yüzü kirece çalmıştı. Sonra onun yanından uzaklaşırken kalabalığın arasında kim olduğu seçilemeyen biri eline bir zarf tutuşturmuştu. Yanıma gelince, benim gibi onu izleyen üç beş kişi de bu ayrıntıyı görmüştür düşüncesiyle zarfı sakin bir yerde açmak istedi. Peşine takıldım. Kuytu bir yer bulup zarfı açtık. İçinde sararmış 3 yaprak vardı; birbirine zımbalanmış. Kırmızı ile yazılı ya da altı çizili cümleler seçiliyordu. Her sayfanın altında da imza ve mühür vardı. Genel incelemeden sonra ne yazıyormuş diye okumaya başladığında dışarda bir gürültüdür kopmaya başladı. Anladık ki bu zarfın peşine düşmüşlerdi. Babamdan sayfaları alıp kaçmaya karar verdim. Kendisinin bu kovalamaya dayanacak dermanı olmayabilirdi. Zira kalbi ve hipertansiyonu vardı. Kağıtları katlayıp sütyenimin içine koydum bir babaanne misali. Gülmeyin. Çok iyi bir saklama yeri imiş. Sakladığın her neyse düşmeyeceğini biliyorsun, hatta kendin de sakladığın şeyi unutuyorsun. Neyse dönelim... Ben kaçmaya başlarken biri yanımda peyda oldu. Önceden tanımışlığım vardı da ondan mı, yoksa kaçarken mecburen mi ona güvendim, bilmiyorum. Zarfı bize gönderenlerin adamı olacaktı. Kaçış ve saklanmalarımda bana yardım etti çünkü. Uzun süre sonra, gün ikinci kez dönmek üzereyken belki, bizi kimsenin takip etmediğini bildiğimiz bir zamanda, dinlenip biraz düzgün uyuyabilmek ve yıkanıp temiz kıyafetler giyebilmek için onun evine gittik.
Tanımadığım biri diyeceğim kendisine; ama günlerdir onunla birlikte kaçıp saklanıyordum. Böyle bir koşulda kendisini “hâlâ” tanımadığımı söylemek ne kadar doğru olabilirdi? Aslında hiç tanımıyordum. En sevdiği yemek neydi, çocukken en sevdiği Looney Tunes karakteri kimdi? Güneşli havaları mı bulutlu havaları mı severdi? En sevdiği içecek, en sevdiği tatlı, en sevmediği şey ne idi, bilmiyordum. Takıntıları var mıydı, korkuları, hayalleri nelerdi, bilmiyordum. Ama tanıyordum onu. Normalde birine güvenmek için köprüler kuran ben, kaçışlarda, yani köprüden bungee jumping yaparken o saniyede, güvenmiştim ona. Tanıyordum artık onu, hiçbir şey bilmeden.
Eski zaman apartmanlarından birindeydi evi. Merdivenleri dönerek çıkılan; fakat ferah. Kapıdan içeri girdiğimizde iki minik bizi karşıladı. Cinsinin ne olduğunu bilmediğim bir tıfıl, fındık kabuğu rengi yavru bir köpek ve de yaşlıca kedisi vardı. Kaçışa dair her şey unutuldu o anda. Ve sanki normal bir gezinti sonrası eve dönmüşüz havası esti bir anda. Hemen kediyle köpeğe mamalarını verdik, oyunlar oynadık onlarla. Hayatı ne olursa olsun her koşulda normalleştirmeyi becerebilen biriydi. Bana, benim gibi zihni hiç susmayan birine bile, güvende olduğumu hissettiren bir yapısı vardı. Onunla dünyanın öteki ucuna bile gidebilirdim, yarını düşünmeden. Bu, her koşulda böyle idi. Kaçışlarımız sırasında saklandığımız köhne yerlerde bile sanki dünyanın en güvenli ve rahat yerindeymişim hissi vardı bende. Bir insanın başka birine bu denli güven verebilmesi, yanında bu kadar rahat hissettirmesi normal miydi? Derken kapı çaldı, bir kız geldi, alt komşusuymuş. Çok tatlı biriydi. Normalde burada hemen huylanması gerekir bir kadının. Ama emin olun, aklımdan hiçbir şey geçmedi o an, şimdi düşünüyorum da. O kadar emindim ki ondan. Normalde saf salağın tekiyimdir, etrafımda dönen entrikaları anlamam; ama hislerim beni hemen uyarır; dikkat ! Kızdan hiç de öyle negatif bir etkileşim almadım, iyi insandı.
Sabah eski, çok eski bir dostum geldi beni almaya. Yıllar var ki görüşmemiştik kendisiyle. Nereden öğrendi, yerimi nasıl buldu, bilmiyorum. Kendisi haberleşmeci, belki ondandır. Sorgulamadım. Kendimi başka bir güven odağına bıraktım.
Güven duygusu ne kadar önemli insan için.
*Vincenzo Balocchi
**Hughie Lee-Smith
