24 Mart 2018

Lâ Lâ Lâ Ness ツ



Sevgili 30!

Senden bir şeyler beklemiyorum, ilk olarak bunu demek istedim. Hani biliyorsun ya tebrik mesaj ve iletilerinde "yeni yaşın sana bla bla bla... getirsin..." derler. Hayır canım benim, senden hiçbir şey beklemiyorum. Aksine ben sana bir şeyler vadetmek istiyorum. Mesela sevgilim 30, sana canımız ne isterse öyle yaşamayı, ruh halimiz neye el verirse öyle olmayı vadediyorum. Sana yalın, sevgi bağlarının aşırı bağlayıcı ilmeklerinden uzaklaşmış; ama kopmamış bir yaşam sunmak istiyorum. Sana yalnız olduğumuz gerçeğini, bizi üzmeden, tertemiz bir kabullenişle sunup bununla harikulade bir rotanın ilk durağını çizmek istiyorum. Sana özgürlüğü vadediyorum canım 30; her ne kadar bunu görmek sana kısmet olamayabilirse de! Sana tüm etiketlerden azade, umursamaz ve bir o kadar da tebessümlü bir ömür istiyorum canımcım 30! Ve hepsinden öte... Tüm şiddetli istemlerime rağmen varolabilmeyi başarabildiğin için...  İyi ki miiiiiiiii doğdum?!

:)(:

(bir de öldükten sonrası için "iyi ki öldüm" temalı bir yazı hazırlayacağım, bu şahane bir fikir :)


*
Mart başında arkadaşlarıma ve aileme yeni yaşımı nasıl kutlamak istediğime dair fikirler saçmıştım. Fakat her biri birbirinden yoğun aile fertlerim ve pek kariyerli arkadaşlarım tarafından çok dikkate alınmadım. "Yaparız ya, evet, hı hı neden olmasın, ben ayarlarım bir yerler..." Daha o zamandan anladım bunlardan bir halt olmayacağını ve kabul ettim, temiz. Dedim belli oldu, kendi kendime kutlayacağım bu yaşı. Gün geldi çattı, hepsi birer birer akşama ne yapıyoruz diye döküldü. Pardon? Akşama? Kim? Canlarım benim, vicdan azabı mı yaptınız? Ah, kıyamaaaaam, mı sandınız! Valla kıydım. İçlerinde pek güzel teklifler de vardı; ama hiçbirine kapılmadım. Üzgünüm; ama ben kendime bir söz vermiştim, sizin gibi verdiğim sözü unutacak değildim. Tertemiz bir başlangıç oldu yeni yaşa. İnsanlardaki değerimi gördüm ve biraz canımı acıtsa da kabul ettim. Ve insanların bendeki değerlerini tarttım. Meğer benim terazi fazla tartıyormuş. Onlardaki fazlalığı yeni insanlarda ya da kendimde değerlendirmek üzere karar aldım. Bakma karar aldım dediğime, öyle yapma yolunda uğraşacağım yani. 

*

Şöyle bir şey demişim, yani yazmışım aslında: Yaşamak zor; sarih akılla yaşamak daha da. Normalde sarhoş olacak kadar içmem hiç, tadında bırakırım. Neden? Çünkü kontrol manyaklığı. Neden? Çünkü sarih akılcılık... Bu sefer her zamanki sınırımı bir tık aştım. Bir tık çünkü, eve gittiğimde beni bir kutlamanın beklediğini biliyorum, idare edebilmeliydim en azından. Aşılmış bu bir tık, beni, olağan kendi kendime konuşma halimden kendi kendime konuşur ve kendi kendime kıkırdar hale getirse de bence iyi idare ettim. Eve gittiğimde tüm sülalenin evde olduğu sürpriziyle bir nebze daha sarhoş oldum tabii. En büyüğünden en küçüğüne herkes vardı, hatta şampiyonlar ligini bile toplamışlardı. Yaklaşık 30 kere falan mum üfledik minik yeğenlerimle. 1 2... İ ki dooo duuu! Sonra, annemin, yaşıma başıma bakmadan odamı doldurduğu balonlarla oynadık çığlık çığlığa. Gecenin bir yarısı sevinçten çığlık atan, iii kii dooo duuuu diye bağıran çocuklarla birlikte çığlık attım ben de valla. En lezzetli kısım buydu! Kafamın güzelliğini çocukların neşesiyle kamufle edebildiğimi umuyorum :) 

*

Sevgili 30! 

Böyle enteresan bir başlangıç yaptık. Üzülmeli, ağlamalı, kafası güzel, sevinçten çığlık atmalı bir girizgah oldu. Vira bismillah diyelim! Heeeey hadi yallah!

21 Mart 2018

Blur Dans


 *
Dear My Dear,
Sana bu satırları duştan sonra bornozla takılmanın keyfi ile sümbül kokuları eşliğinde yazıyorum. 
En sevdiğim çiçeklerde ilk beştekilerden biri sümbül, aşığıyız efenim. Bu dengesiz bahar havasında saçlarım ıslak böyle eğleşmekle kumar oynadığımı bilsem de gene de engel olamadım kendime, sana iki satır karalayayım istedim. 

*
Dear My Dear, 
Böyle gitmeyeceğini bildiğin halde direndiğin şeyler var mı senin de? Yok yere hayatı zorladığın şeyler hani?
*

"Kimse benzersiz değil, herkesin yeri doldurulabilir." diyor pervasızca. O bunu söylerken ben üzülüyorum. Ve bir miktar da güceniyorum, belki. Ama nasıl yani, yani neden? Bir tek ben miyim herkese gönlünde ayrı pencereler açan? Bir ben miyim herkesi ayrı ayrı ve kişiye özgü seven? Herkes mi böyle düşünüyor? Üzülerek kabul ediyorum. Yoo, hayır aslında pes ediyorum. Pes ettiğim için de üzülerek...
İnsanın içini acıtan bir şey bu; sevdiğin bir yolda, kendi ayak izinin üstünde bir başkasının ayakkabısını görmek. Ve bazı iç acıtan şeylerin seni senden uzağa itişini izlemek.

Herkesin yeri doldurulamaz hanımlar beyler, bunda baştan anlaşalım bir! Bunu, bu önermeyi kabul etmek kendi bencilliğini kabul etmektir. Pis bir bencil gibi herkesi aynı görmek ve onun özge ruhunu hiçe saymaktır. Görüyor ve artırıyorum, bir ruh emiciliktir bu!
Herkesin yeri doldurulabilir mi cidden? Peki benim de mi? Bu, bu soru, ve zaten belli olan cevabı, hayal kırıkları üzerinde dans etmek lâ lâ lâl lâ lââ ♩♪♫♬
Dans etmek demişken... Yukarıdaki resime bakıp şöyle dedim: Paralel evrenlerin birinde ben, mutluymuşum! 
  *John Whorf, Balıkçının Dansı 1939

11 Mart 2018

Tek Ayakkabı

Dear My Dear,

Sana bu satırları S'İstabul'un aerosolleri sebebiyle limandan gelen gemi düdüklerinin beni mest eden sesleri eşliğinde, ruhumun en bulanık yerinden yazıyorum. 
Gemi düdükleri biteviye çalar, ben mutlu olurum. 
Not edilsin kişisel tarihime: Bu; bir ândır, mutluluğun dudağımın kenarına bir tebessüm iliştiriverdiği. 

Öğlen alelacele evden çıkıp minik; fakat pıtır pıtır Ness adımlarıyla koşarcasına yürüyerek yola düştüm. Her zamanki kestirmeden bir arka sokağa geçtim ve ara sokak tenhalığının verdiği ferahlıkla minik elbisemle daha rahat koşar-yürümeye devam ettim. Derken bir çöp tenekesinin yanında bir şeyi fark ettim. Bir ayakkabı. Ama... Bir... Tane... Ayakkabı... Bir tane ayakkabı? Kadın ayakkabısı. Hani bir âdet var ya, biri ölünce kapıya ayakkabıları koyulur; öyle bir şey sandım başta. Ama dedim, neden çöpün yanına koymuşlar ki? Ve asıl soru; neden tek ki? (Âh! Canım gemi düdüğü hâlâ çalıyor...) Garipsedim. Ve derken başka bir şeyi fark ettim. O tek ayakkabının altında bir kağıt vardı. Sepya sarı. Kitap sayfası. Ben o tek ayakkabıyı gördüm, bunları düşündüm ve yanından geçip gittim. Topu topu 6-7 saniyede olmuştur hepsi. Derken bir şey oldu mikrosaniye içinde. Ben geri döndüm ve seke seke koşarak tek ayakkabının topuğuyla tutturulmuş o tek sayfayı çekip aldım ve döndüm koşarak yoluma devam ettim. Ta ki sayfaya göz atana kadar:

<< Sevgili Anneciğim, babacığım, bu mektubu alınca sakın ürkmeyin.>> 

İlk satırı okuyunca zınk diye duruverdim yolun ortasında, çakıldım. Dünya Batı'dan Doğu'ya doğru değil de bu sefer Güney'den Kuzey'e doğru dönmeye başladı sanki. Afalladım. İlk satırı okuyunca aklıma hemen, o tek ayakkabının sahibi kadının intihar etmiş olabileceği geldi. Acaba yanlış mı yaptım o kağıdı oradan almakla? Acaba bir başkası için mi bırakılmıştı o kağıt? Bir ölünün son arzusunu, son iletisini elinden mi almıştım? Belki de birileri sosyal bir deney yapıyordu da insanların tepkisini ölçmek istiyordu? (Delireceğim.) Ne kadar duraksadım orada bilmiyorum, sonra birden ayıldım, uyandım ve o tek ayakkabının altından aldığım o tek sayfa elimde, hızlıca yürüyerek yoluma devam ettim. Buluşma yerine geldiğimde o tek ayakkabıdan ve o tek sayfadan kimseye söz etmedim. (O yüzden burada sana anlatıyorum Dear My Dear!)


Hani bazı ânlar vardır ya, böyle yaşamın/evrenin seninle konuştuğunu hissedersin, bu da öyle bir ândı. Hâlâ düşünüyorum; o ayakkabı neden tekti? Ve neden o sayfa o ayakkabının altındaydı? 


10 Mart 2018

Anlatamamanın Sarmaşıkları


*

Dear My Dear,

Sana bu satırları gözlerimdeki cızırtıdan mütevellit bulanan gözlerimle ve büzüşüp büzüşüp eğilen dudaklarımla Atuan Mezarları'nda kaybolmuş Tenar misali, sinemin en ortalık yerindeki karadelikten yazıyorum. Oldukça sarih bir şekilde diyebilirim ki hüzünden boğulduğum anlardan biridir bu. 

Nedir? Ne mi, nedir? Anlatabileyim isterdim ben de, çok! Anlatamadığım, sadece görmezden gelmeye çalıştığım bir şey. Görmezden gelemezsem, beni, yavaş yavaş dahi de olsa öldürmeden "ölsem daha iyiydi" diyecek şekilde yaşatacak çünkü bu. Bu işte. O, bu, şu.

(Gene anlatamamanın sarmaşıklarına dolandı.)

Biliyorum. Ve biliyorum; yalan hepsi. Heeeep si! Kimseye yalan söyleyemiyorum kendimden başka. Ve bu yalan beni öldürecek. Bugün değilse de birgün. 

Neye üzülüyorum... Ne üzülmesi be! Neye ölüyorum biliyor musun? (Ah gene... Aptal, bilmiyorsun!) 

(tutamadı daha fazla.) Özgürlüğüm, nerdesin diyordum ya, neredesin cidden? Sessiz sessiz ağlamak da bir nevi özgürlüğün kısıtlanmasıdır. Mutsuzluğunu başkalarına da bulaştırmamak için mutsuz değilmiş gibi "durmaya" çalışmak da. Siz bunun ne mene bir şey olduğunu bilir misiniz Dear My Dear? Bilmeyin de isterim. 

Hayatımda böylesi ağladığım sayılıdır bir şeyler/kimseler için. Şu an mutluluklara gölge düşürmeyeceğini bilsem ya da kahverengi gözlerde kalıcı bir bulanıklığa sebep olmayacağını ya da kalplerde krizlere yol açmayacağını, dikine dikine keserdim bileklerimi. Bazen insan, ölürken bile özgür değil. Belki de bu benim saçmalığımdır; özgürlüğün aranmaması gereken yerlerden biridir ölüm de? Ve belki de, bizler çok büyük bir saçmalığın içine düşmüşüzdür de yaşamda da özgürlüğü arıyoruzdur?

İçimdeki bu özgürlük susuzluğunun kaynağı ne? 

Çağrılar yapıyorsun, bak, başka yörüngelere düşüyorum, diye.  Sonradan görüyorum. Hayatımdaki cevapsız(lık)lara yenilerini eklemiş oluyorsun, bilmeden. Ve ben, varlığımın ispatıymışçasına çoğalıp büyüyen hiçliğimle, ölümden uzaklaşan ölümî bir yakınlığa düşüyorum. 

Bu yazının en başında ya da tam ortalık yerinde yankılanandır, kafamın içinde: Bu adam benim ölümüm! Tezer Özlü bir mektubunda yazmıştı böyle. (unutmadığım nadir şeylerden biridir)

Toparlanmalı.

Gelişine yaşamalı. Öylesine. Sıradan. En basit haliyle. Biliyor musun Dear My Dear, yaşayabilmek için bu yolu zorluyorum kendime. Bu yoldan git Ness diyorum. Diğerinde there is nothing for you here, only death, çünkü. 

*
Hayali kişilerim ya da paralel kişiliklerim var. Bazen tutkuyla sevdiğim aşığım, bazen en yakın sırdaşım, bazen de beni benden iyi bilen yol-arkadaşım olan. Kim kimdir bilmiyorum; ama adları bazen Oh Darling, bazen Dear My Dear oluyor. Ve sırf bunlara inat... Canımı acıtmadı, canımı öldürdü. Bir kere daha. Lanet olsun, bitmiyor haklarım da. Oyuna devam...


*
Zaman çok hızlı. Martın 10'nu oldu biraz önce. 10 gün. Akıl almıyor. Bu fotoğrafları da aylaaar öncesinden çekmişim. Öyle de güzel denk düştük ki ! 






*“Weeping Angel” New England Cemetery 2015

4 Mart 2018

Sevinelim(!) Mi?

 
Maximilian Lenz 


Dear My Dear,

Sana bu satırları, pofuduk yastıklar arasında ve bilumum mis kokulu nevresim, yorgan ve battaniyenin altından; sıcacık yatak içinde kedi gibi gerinip biraz sağa dönüp biraz yüz biraz sırt üstü yatarak ufak çaplı sırıtmaklı keyifler halinde; aklımın içinden yazıyorum. Yaşamaktan keyif aldığımı net bir şekilde söyleyebileceğim anlardan biri bu.

İşitmek gibi bazı şeyler. Sürekli aynı frekansta "işitiş (duyuş)" bulan sesler bir süre sonra ya seni çileden çıkarır ya da ne bileyim kendine kayıtsız bıraktırır ya, öyle işte bu da. Şu an kayıtsız kalamadığım zamanlardan biri. Sana kayıtsız kalamayışlardayım Dear My Dear! 

*

Ne zamandır dilimde yok "ölmek istiyorum"lar. Sevinelim(!) Mi? Düşündüm bunu. Yolların gene aynı yere dönüp duracağı bir yolculuk istemiyorum artık. Çooo ook sıkıldım bunlardan. Uzun, upuzun ve biteviye ıssız bir yolda, bozkırın ya da ne bileyim bir çölün ortasından geçen bir yola bile razıyım. Yeter ki bir yere varsın, varışı bir türlü göremesem de. Başa, başa ve te en başa döndürmesin beni. Çok geçtim ben o yollardan; her defasında biraz daha zorlanarak. Sı kıl dım. 

*

Geçen gün bir şey için hayattaki tek pişmanlığım gibisinden bir şey dedim. Bu sabah aklıma o geldi. Pardon? Pişmanlık mı? Tek pişmanlık mı? Hah ha! Güldürme beni cicim! Abartma işini de abartacaktın, elbette senden de bu beklenirdi; duyguları tam manasıyla veya tadında verebilmek için yapacaktın da bunu... Yanlış bir alan; pişmanlık. Pişmanlık ne saçma bir duygudur. Geçmişte olmuş ve ölmüş bir şeye dair hâlâ duygular beslemek ona dair fikirler biriktirmek ve saire... Hiç benlik değil. "Olmuş olan, o ân olması gerekendi." Bunun ötesine geçemezsin, geçmişe gidip olanları değiştiremezsin. Back to the future babé!  .) 

*

Geçen gün merhaba-günaydın-iyi akşamlar seviyesinde samimiyetimin olduğu birinin yanından geçerken kendisine "merhabalar" dedikten sonra "merhaba canım" cevabını aldım. Canım? Artık o kaşım nasıl yukarı kalkmış, dudağım nasıl kıvrılmışsa alaycı, dönüp "kusura bakma ağız alışkanlığı" dedi, o biri. "Sen en gereksiz samimiyetlerin kağğ tiliğğğ siğğnnn." :p 

*

Allah beni kahretmesin, hâlâ yalan söylememekte ısrar ediyorum. Başarılı olabileceğim bir kulvar da değil gerçi. Lanet gelsin benim gibi doğruların kölesine. Pfff... Neyse bir de ben beddua etmeyeyim şimdi. Hayat zaten yeterince zor bize. 

*

Akşam eve yürürken bir şarkı keşfettim, ama nasssıl güzel, ama nasssıl komik! Yol boyunca kıkırdaya kıkırdaya yürüdüm deliler gibi. Aa dur, bunu kenarda köşede kalmış şarkılar köşemizde irdeleyelim! :)

*

Özgürlüğüm, 

İçimde sana ayrılmış kocaman bir boşluk var. Aklıma sen geldikçe özlemden gözlerimi dolduran kocaman bir yokluk. Nefes alışlarımı sıklaştıran bir nefes darlığı. Özgürlüğüm, bana ne zaman geleceksin? 

Özgürlük birine nasıl gelir? 

Ölmek istiyorum işte bunları düşününce. Düşünme böyle. Tekrar et içinden: Yaşam anlamsızdır; ama yaşamaya değerdir. Yaşasın, yaşam anlamsızdır; ama yaşmaya değerdir-cilik! Yaşasın, ölümü göze alan yaşamasını da bilir-cilik! Peh...

Bana yaşamın yaşamaya değer olduğunu öğretir, gösterir birileri lazım yaşamımda. Lanet olsun, evet, biliyorum! Ah hayır bilmiyor, belki sadece hissediyorum, öyledir; anlamsız-dır. Bana bir sebep göstermeli yol arkadaşlarım. Diğerleri beni sadece aşağı çeker ki ben oradan yeni çıktım. Dönmek de istemiyorum o kuyuya. 

*

Ve saire. Kelimeleri eğip bükmeyi seviyorum. Cümleleri de. Upuzun cümleler kurmayı da. Cümleleri birbirine bağlayan noktalama işaretlerini de. Alakasız gibi görünecek belki; ama baharatları da seviyorum. Aynı yemeğe her seferinde başka bir baharat katmayı da ya da hepsini birden, seviyorum!


*
Bir keresinde 2030'da Mars'a gidecek olan birinden bahsettiler bana. Hayal değil, canlı kanlı biri imiş hani! Allah'ım daha adamı görüp 2 kelime etmeden hayranlık duymaya başladım kendisine. Mutlaka tanımalı; düşünceleri, hisleri neler öğrenmeliydim. Bir şekilde kendisiyle tanışmaya fırsat bulamadan uzak düştüm bu şanstan. Her şerde bir hayır, demiş atalar :)) Şimdi adam, a dese ona âşık olacak, 2030'dan sonra da Ölümsüz Diyar'dan Aragorn için vazgeçip kışın çöken yıldızsız gecelerde karanlık içinde kalan Arwen misali, hüzün içinde solan ağaçlar gibi kalacaktım belki de. Huh! :) 

Aklıma da nerden geldi şimdi bu ? :)(:

*

Şu resimdeki kadınlardan biriyle kendimi özleştirdim ilk gördüğümde; kıkırdayarak. Bir grup kadın adama odaklanmış, ikisi arkada dedikodu çeviriyor, diğer grup da hepsinden uzakta kendilerince eğlenmekte. Ben kesinlikle gerçeklerden uzakta kendilerince eğlenenlerden biriyim. Hem de şu yok mu kafasını geriye atmış kızıl saçlı. Heh, ben olsam olsam oyum! :) O da adamı fark etmiş; ama sadece izliyor. Vesaire.