Loui Jover
Boşluğa atılmış bir zaman kapsülü gibi keşfedilmeyi bekleme. Seni görmemeyi tembihledim ben kendime. Hissetmemeyi ve sana dair şeylerde boşlukları sanarak doldurmamayı... Algılarım ve alıcılarım nötr; ta ki biri uyarana kadar. Dürt beni. Bariz bariz dürt. Eğer, gerçekten söylemek istediğin bir şey var ise. Çünkü bakarım, görmem vücut dilini; dinlerim, satır aralarını okumam sözlerinde; dokunurum, hissetmem ellerinin titrediğini. Nötr olmayı öğrendim senle-sana rağmen yaşarken. Toprak gibi. Oysaki pozitif yüklenmek isterdi canım.
Sevgili Sevgilim,
Biliyor musun (bence biliyorsun) bugün kendi kendime bayram havası estirmiştim evde. Kalktım, giyindim, süslendim püslendim. Neşeli neşeli evde dolanıyordum. Derken telefon geldi işten ve tüm enerjimi çekip aldılar. Sonra eve sığamaz oldum. Oysaki aylardır söylenmeden evde kalabilmiştim. Darlandım. Sonra düşündüm ki, enerjide böyle yukarı çıkmanın tek dezavantajı, düşüşlerinin daha sert olması. (E haliyle, bkz. serbest düşme)
Kendime öğretmem gereken daha birçok şey var. Daha bilmem ne olabilmek ya da bilmem ne olmamak için bir sürü uğraş vermem gerek. Beni anlıyor musun Oh Darling? Iıh mı? Anlamazdan gelmek işine geliyor, eğleniyorsun çünkü benim bu bir öyle bir böyle hâllerimden. En ukalaları özendirecek tavırdan PAT diye, egosunu paspas eylemiş bir derviş mütevazılığına geçmemi seviyorsun diye düşünmeye başladım. Her seferinde tek bir madde ile gidelim diyeceğim; ama ömür yetmeyecek, bilmediğimi bildiğim/bildiğimi bilmediğim o şeye/yere ulaşmak için.
¨
2017 senesini sevdiğimi fark ettim (2017 yazılarımı sevdim çünkü). İnsanın geçmişini sevmesi ne güzel bir şey imiş! Baktığında başkaları için övünç sayılabilecek şeyler yok o zamanımda; ama benim için şahane bir dinlemiş ve yenileniş ve aydınlanış zamanları imiş. Canım 2017. Şimdi, şimdiye baktırdı bu sözlerim beni. 2020’ye. Sana da canım mı diyeceğim 3 sene sonra acaba? Kim bilir? Ama neden şimdiden sevmeye, hadi biraz gerçekçi olayım, sempati göstermeye çabalamıyorum? Hı, 2020, ne dersin, sence sende sempatik bir şeyler bulabilir miyim? Düşünelim bakalım, neler olabilir... Hımm, hemen bir sürü negatif üşüştü dilimin ucuna söylenmek üzere. Ama sizleri susacağım pek negatif negatifler. Üstelik, bir de bunun için üzülmeyeceğim. İyi şeyleri görmek/söylemek bu kadar kolay değil, biliyorsun. Çünkü canım kendimin de dediği gibi bu, bir dağa eteklerinden bakmaya benziyor. Mevcut olanı kocaman, yüksek, Everest gibi görmek bu. Ama uzaklaşıp o dağa bakmak, insanın içini ferahlatan bir şey oluveriyor. Dağın ululuğu ve zamanın başlangıcından ya da ona yakın zamanlardan beri orada olduğunu bilmek insana garip bir güven veriyor. Dağları o yüzden severim. Değişmezmiş gibi görünüp değiştikleri için de. (Ah, kalbim acıdı, dağların fuzuli yere patlatılıp senede 100 kişinin geçmediği tüneller yapıldığını hatırlayınca! Ulan kestiğiniz ağaçları geçtim, bu dağ taş da hakkını alacak sizden!) Ne acı, şimdiyi yaşayamıyorum ( birinci tekil kullandım; ama sen 3. çoğul anla)
E, Picasso!
¨
Yeni yıl kutlamalarında sen ne diliyorsun diye sorduklarında neşe dilemiştim. Çünkü her şeye tadını veren şey neşe bence. Tuz gibi. (Geleceğin hipertansiyon hastası olarak el sallıyorum! Himalaya tuzu canımdır!:)
¨
Sana içimi dökmek istiyorum, ırmakların akışını sana çevirmek. Yalnızlığın farklı bir boyutunu yaşadığımız bu dönemde, tıranaklarını geçirmiş içten dışa kazıyan bir şey var; tam da iki göğsümün arasına denk gelen yerde. Bu, belki, kendini kurtarmaya çalışan diğer benlerden birinin amansız çırpınışıdır ya da Boşluk'un büyüyen hacmine yer açmak için yaptığı bir yıkım-yapım çalışmasıdır. Belki mutfağa katmak istediği bir balkon vardır içimde. Kafesteki serçeleri saldığım sinemdeki yer, bir balkondur belki de.
Önceden yazarak düşüncelerimi ve duygularımı sakinleştirir, anlar, düzene sokardım. Şimdilerde onların ne olduklarını biliyorum; anlatmak için kelimelerin gereksiz olduğunu hissediyorum sadece. Hayır hayır, gene anlatamam doğru dürüst; artık çok iyi anlatmayı becerdiğimi söyleyemem; belki eskisinden daha da kötüyümdür şimdi. (Bırak dağınık kalsın;) Demek istediğim; düşünce ve hisleri sözlerle tasvir edip onları var etmek değil de direkt olarak duygu ve düşüncelerin kendisi olmak. Böylelikle varolagelmiş bir şeyi sözlerle anlatmak gereksiz bir eyleme dönüşüyor; anlamın kendisi oradayken.
Geçen neyi düşündüm biliyor musun? (Cümleye böyle başlamak konuşma dilinde ne kadar sık yaptığım ve yakınlık emaresi bir şey. Anlatıcı kişi şunu demek mi istiyor acaba: Bak, birazdan söyleyeceğim şeylerin garipliği seni şaşırtmayacak biliyorum. Sözlerimin hiçbirini yadırgamayacaksın; çünkü bunun gibi yüzlerce düşünce ile karşına geldim daha önce de. Sen bu garipliğin yabancısı değilsin, tanıyorsun onu. Biliyor musun diye her sorulduğunda anlatılacak şeyin bilinip bilinmediği sorgulanıyor olamaz; çünkü bu mantık dışıdır. Nasıl bilsin ulen! Sorgulanan bir şey yok ortada, karşıdaki kişiyi hazırlama var frekansa. Kafandaki tüm düşünme biçimlerini yavaşça terk et, birazdan benim garip penceremden bakacağız hayata, haydi! Ne ise konuya dönelim: Biliyor musun? ) Şu yeni çağ yalnızlığında şeyi düşündüm, birisiyle (öyle düz vatandaşla falan değil elbet) aynı anda aynı şeyi yaptığını biliyor olmak, yani bunun yarattığı his, enerji, aura her ne ise işte, sarılmak gibi hissettiriyor. Geldiğimiz hâle bak! Maffettin (mahvettin) bizi korona!
¨
Yazı başlığı da şarkı içeriğinden çok bağımsız olarak, yazıdaki bilme/bilmeme/biliyorsunu çağrıştırdığı için orada. Bu çağrışımın uzattığı eli tuttum, peşinden gidiyorum:
Şarkının adı, Biliyorsun.
Minik Serçe diyor ki :
Hayat bazen öyle insafsız ki
Küçük bir boşluğundan yakalar
Hissettirmez en zayıf anında
Seni ta yüreğinden yaralar (bkz. balkon meselesi)
Oysa hiç konuşmadan anlaştık
Bazı şeyler var ki söylenmiyor (bkz. anlamın kendisi olmak)
Biz senle sözleri susarak aştık
Yazıyı yazdım, başlığı attım. Çağrışım geldi. Sonra gittim, şarkıyı dinledim. Şimdi diyeceksin ki bu şarkıyla bu yazı n'alâka? Çok alâka cicim, hıh, n'anlarsın! ;* Hayata bu şekilde kancalar atmayı seviyorum n'apalım.
Hoşça,
