Gözlerim bir yeşile takılıp kalmak istiyor bazen. Alabildiğine yeşil bir yere, mümkünse yalnızlığın karakter bulduğu bir ovaya, bakıp bakıp düşünmemenin ne kadar güzel bir şey olduğunu içimde hissederek öylece dalıp gitmek... Yeşile ya da toprağa veya en sevdiğim denize katıp kendimi, göğü izlemek sonra, istediğim. Bir tek; ama bir tek, özgür hissettiğim, minik bir dalgası olmuşçasına tenimin her hücresini saran denizde olmak... Cümlelerim kesik, farkındayım. Heyecandan soluksuz kalıp çok önemli bir şeyi söyleyememek misali bir hâl gibiler. Ah benim bu heyecanlarım... Ölecek kadar heyecanlarım... Ölmeyeceğini bilmenin getirdiği korkuyla heyecanlarımdan kaçmalarım. Karmaya göre belki bir daha yeniden gelmeyebilirmişim hayata. Karmasını tamamlamak üzere olan bir ruhmuş benimkisi. İyi de? Yok dedim, ben bir kere daha gelirim.
•
Unutmak ne zaman kabil biliyor musun? Neyi unuttuğunu unuttuğunda. Fuck off !
•
İlişiklik
Yoldayken yolculuğu deneyimlenmek. Birlikte öğrenmek, kendini ve ilişkiyi keşfetmek ve bir yandan da değişen kendine ve sevgiliye ve ilişkiye uyum sağlamaya çalışmak...
İnsanlar değişir. Kimileri daha çok ve kimileri iyiye doğru. Değişime direnç gösterenler de vardır, negatif yönde değişenler de. Ama neticede ilişki içerisinde bir devinim vardır.
Bir yolculuktur bu; yollar boyu sürecek olan. Süresini yıllarla değil de yollarla ölçebileceğin bir yolculuk, hani. Karşına çatalların, kavşak ve dönemeçlerin, park edilmez ve u dönüşü yapılamazların çıkacağı bir yol bu. Devam etme gücünü yaşamın kendisinden alacak bir yolculuk. Devam etmeye gücün kalmadığı zamanlarda yoldaşının sana destek olacağı bir yolculuk. Niyet birliği yani, aslında. Yola birlikte devam etme niyeti. Büyük vaatleri, kocaman beklentileri, süper kahramanlıkları olmadan yola devam etme niyeti. Çünkü öyle veya böyle bir yoldasın bu hayatta. Neden yalnız yürüyesin, neden yalnız geçesin o yollardan?
Uzaktan bakınca çarşaf gibi görünen; fakat minik de olsa dalgalı bir denizin içinde olma hali. Bazen bir fırtınalı deniz gibi olma... Ama korkma! Pes etmedikçe, yani birlikte yolculuk niyetinde bir değişiklik olmadıkça, boğulmayacağın bir deniz bu.
•
Şu çok popüler oldu; kendi iç sesini duymayı reddeden ya da kendini yalnız ve eksik hissetmemeye çalışan insanlarda, kısıtlı zamanlarında bir sürü şeyi yapmaya çalışmak. Sanki ne kadar çok şey yaparlarsa kendilerini o kadar az duyacak ve içlerinde eksik olan bir şeyleri tamamlayacaklar. Kısıtlı zamanlarının sıkışık programlarına seni dahil etme lutfunu(!) gösterirken aslında senin için önemli olan, “gerçekten” birbirini dinleme ve anlama olayını, yani özet tabiriyle dostluğu, nasıl da incittiklerini anlayamıyorlar.
•
Biri sözgelimi şöyle yaparız böyle yaparız diye bir şey söylediğinde ciddiye alıyorum, ister istemez. Ve o laf icabı söylenmiş sözler yapılmayınca, gene ister istemez, güceniyorum. Ne yani, sizi ederinizden fazla ciddiye almak mı saçmalık? Haklısınız...
•
Bilemiyorum.
Böyle başlamak istedim bu yazıya; çünkü cidden bu hislerle ne yapacağımı, onları nasıl katlayıp içimin hangi rafına kaldıracağımı bilmiyorum.
Unutulmak ne hazin bir şey. Hayır unutulmak değil; değer görmemek. Dolar karşısındaki TL gibi olma hâli. İnsanlardaki beklentimi öldürdüm aslında. Ama bu kadar da mı ölü be kardeşim! Menfaatleri için aklına geldiğin kimseler... Ya da kendilerinden başka kimselerle zihnini meşgul etmeyen kimseler... Gün/hafta/ay/yıl içinde bir cümlelik hatrının bile olmadığı kimseler. (Her kimseler, tiz kelleleri vurula!) Sizsiz de yapabiliyorum, öyleyse neden sizin vicdan ve sevgi yükünüzü taşıyorum? Evet, bu ikisi zorunlulukla değil; kendiliğinden çalışır; fakat niye sizden azade değiller?
•
Sormadın, söylemedim.

