25 Mart 2019

Adı Olmayan




Gözlerim bir yeşile takılıp kalmak istiyor bazen. Alabildiğine yeşil bir yere, mümkünse yalnızlığın karakter bulduğu bir ovaya, bakıp bakıp düşünmemenin ne kadar güzel bir şey olduğunu içimde hissederek öylece dalıp gitmek... Yeşile ya da toprağa veya en sevdiğim denize katıp kendimi, göğü izlemek sonra, istediğim. Bir tek; ama bir tek, özgür hissettiğim, minik bir dalgası olmuşçasına tenimin her hücresini saran denizde olmak... Cümlelerim kesik, farkındayım. Heyecandan soluksuz kalıp çok önemli bir şeyi söyleyememek misali bir hâl gibiler. Ah benim bu heyecanlarım... Ölecek kadar heyecanlarım... Ölmeyeceğini bilmenin getirdiği korkuyla heyecanlarımdan kaçmalarım. Karmaya göre belki bir daha yeniden gelmeyebilirmişim hayata. Karmasını tamamlamak üzere olan bir ruhmuş benimkisi. İyi de? Yok dedim, ben bir kere daha gelirim. 


•
Unutmak ne zaman kabil biliyor musun? Neyi unuttuğunu unuttuğunda. Fuck off ! 


•
İlişiklik

Yoldayken yolculuğu deneyimlenmek. Birlikte öğrenmek, kendini ve ilişkiyi keşfetmek ve bir yandan da değişen kendine ve sevgiliye ve ilişkiye uyum sağlamaya çalışmak... 

İnsanlar değişir. Kimileri daha çok ve kimileri iyiye doğru. Değişime direnç gösterenler de vardır, negatif yönde değişenler de. Ama neticede ilişki içerisinde bir devinim vardır. 

Bir yolculuktur bu; yollar boyu sürecek olan. Süresini yıllarla değil de yollarla ölçebileceğin bir yolculuk, hani. Karşına çatalların, kavşak ve dönemeçlerin, park edilmez ve u dönüşü yapılamazların çıkacağı bir yol bu. Devam etme gücünü yaşamın kendisinden alacak bir yolculuk. Devam etmeye gücün kalmadığı zamanlarda yoldaşının sana destek olacağı bir yolculuk. Niyet birliği yani, aslında. Yola birlikte devam etme niyeti. Büyük vaatleri, kocaman beklentileri, süper kahramanlıkları olmadan yola devam etme niyeti. Çünkü öyle veya böyle bir yoldasın bu hayatta. Neden yalnız yürüyesin, neden yalnız geçesin o yollardan? 

Uzaktan bakınca çarşaf gibi görünen; fakat minik de olsa dalgalı bir denizin içinde olma hali. Bazen bir fırtınalı deniz gibi olma... Ama korkma! Pes etmedikçe, yani birlikte yolculuk niyetinde bir değişiklik olmadıkça, boğulmayacağın bir deniz bu. 


•
Şu çok popüler oldu; kendi iç sesini duymayı reddeden ya da kendini yalnız ve eksik hissetmemeye çalışan insanlarda, kısıtlı zamanlarında bir sürü şeyi yapmaya çalışmak. Sanki ne kadar çok şey yaparlarsa kendilerini o kadar az duyacak ve içlerinde eksik olan bir şeyleri tamamlayacaklar. Kısıtlı zamanlarının sıkışık programlarına seni dahil etme lutfunu(!) gösterirken aslında senin için önemli olan, “gerçekten” birbirini dinleme ve anlama olayını, yani özet tabiriyle dostluğu, nasıl da incittiklerini anlayamıyorlar.


•
Biri sözgelimi şöyle yaparız böyle yaparız diye bir şey söylediğinde ciddiye alıyorum, ister istemez. Ve o laf icabı söylenmiş sözler yapılmayınca, gene ister istemez, güceniyorum. Ne yani, sizi ederinizden fazla ciddiye almak mı saçmalık? Haklısınız...


•
Bilemiyorum.

Böyle başlamak istedim bu yazıya; çünkü cidden bu hislerle ne yapacağımı, onları nasıl katlayıp içimin hangi rafına kaldıracağımı bilmiyorum. 
Unutulmak ne hazin bir şey. Hayır unutulmak değil; değer görmemek. Dolar karşısındaki TL gibi olma hâli. İnsanlardaki beklentimi öldürdüm aslında. Ama bu kadar da mı ölü be kardeşim! Menfaatleri için aklına geldiğin kimseler... Ya da kendilerinden başka kimselerle zihnini meşgul etmeyen kimseler... Gün/hafta/ay/yıl içinde bir cümlelik hatrının bile olmadığı kimseler. (Her kimseler, tiz kelleleri vurula!) Sizsiz de yapabiliyorum, öyleyse neden sizin vicdan ve sevgi yükünüzü taşıyorum? Evet, bu ikisi zorunlulukla değil; kendiliğinden çalışır; fakat niye sizden azade değiller? 

•
Sormadın, söylemedim.

2 Mart 2019

Bi’ Kere de Ben Güleyim! *

Ben, sizin oyununuza yenilmeye geldim.

Anlıyorum sizi, görüyorum derdinizi. Benden beklemeyin size eşlik etmemi, hırslanıp kötücül etkilerinize tepkilenmemi. Bu bir oyun içinde oyun işte. Beni ne kadar ve nereye kadar üzebileceğinizi görmek için; yenilmeye geldim. 

Kazanmak ya da yenilmek umurumda değil benim. Ben sadece, size ne kadar değer vermem gerektiğini bilme derdindeyim. Bunu bilemediğimde size ederinizden çok değer verme eğilimim var çünkü. Ve çünkü içimde kocaman bir sevme potansiyeli var. Eskiden, sevgi sevdikçe çoğalan bir şey derdim; sevgileri saklamanın, aman hepsini tüketmeyelim doğru kişi için ayıralımın doğru olmadığını düşünürdüm. Şimdi...  Bırak sevmeyi; değer verme konusunda bile, aman bir gram fazla tartmayayım derdindeki esnaf gibi değer tartıyorum karşıdaki için. Benim sizdeki ederim neyse, sizin bendeki değeriniz de o kadar olacak; fazlası değil.  Böyle değerlendirebilmem için de beni ne kadar ve nereye kadar üzebilirsinizi görmem lazım; ondan yenilmelerim. Yoksa aptal değilim; beni içine çektiğiniz oyunu görüyorum çoğu zaman. Keşke bu “eder-değer” olayını bu kadar üzülmeden ve ruhumu yaralamadan yapabiliyor olsaydım; çok isterdim. Acımadan, yaralanmadan anlamıyorum çünkü. Diğer türlü, yapılanı affediyorum çok sevdiğimden. Olsun diyorum, canı sağ olsun. Şimdi mi? He demek öyle, tamam bundan sonra da böyle... 

•

İnsanın sıkılırken bile karnında kelebekler uçuşturan kimsesi olmalı. Düşün; evdeyiz ve çok sıkıcı bir akşam, hava zaten yağmurlu ve soğuk, gıcık bir kış akşamı işte... Bir koltukta sen, diğerinde ben. Ayrı ayrı bir köşede sıkılıyoruz. Neden sıkılıyoruz ki canım şimdi durduk yere? Böyle düşünebilirsin elbet, normal. Ben de derim ki her günün eğlenceli ve mutlu geçeceğini hayal etmek Disney filmlerinde kalmadı mı? Sıkılmaktan kastım da şu aslında; özel alan ayırmak. (Yukarıdaki resme de ba yı lı yo rum. Sanırım birlikte sıkılmak dediğim şeyin resmi bu.) Evet, ikimiz bir fidanın güller açan dalıyız; geçerli. Fakat benliklerin silikleşmesini de istemeyiz. Bu sebeple özel alan ayırmalı birbirine. “Birbirinizi özlemek için zaman ayırın.” klişesi değil; ciddi manada benliklerin nefes alabilmesi için alan ayırmalı, bağımsız düşünmek için zaman ayırmalı. Bu zaman ve alanların, yani ayrı ayrı sıkılma durumlarının sonunda, insanın içinin kelebek kelebek olması... Yok mu şöyle bir sıkılmalık durum bize de ? 🤭

•
İnsanın ne konuşacağını bilmeden, içinden gelen konuşma istemiyle şuursuzca darlayabileceği kimsesi olmalı. Anlatacak hiçbir şeyi olmasa da içindeki özlemi dindirmek için gerekirse birlikte susup oturacağı ya da karşılıklı of of çekebileceği bir kimsesi olmalı. İşte bunlar hep özlem, buralar hep yalnızlık!

•
Hadi bana bir öykü anlat! Şimdi, şu an bir öykü yaz bana!

Hep bu tarz şeyler istiyorum hayattan, beklentilerim böyle şeyler üzerine. İnsanın varoluş amacı olmayınca günü geçiştirmek için böyle hırs içermeyen, bünyesinde yüksek oranda minnoşluk yeşerten şeyler istiyor. Şu anki zamanın dışına çıkış bileti, bambaşka bir yaşayış arayışı... 

Tamam, öyle olamıyorsa felsefe öğretileriyle de olur. Zihnimi o andan alıp düşünce zincirleriyle hem uyanık tutan hem de mevcut faktörleri (günlük dertler, işsel sıkıntılar vb.) dağıtacak fikirler üzerine de bir şeyler anlatabilirsin. Bunu yaparken sürekli yeni sorular soran çocuksu heyecanımı ve yetişkin cehaletimi de mazur görmeni isteyeceğim senden. Ne çok şey mi istedim senden? Bunları isterken peki, ben sana ne vereceğim değil mi? Bir de öyle bir durum var... Çünkü hiçbir şey karşılıksız değil şu hayatta, öle öle öğrendik. Yeter mi, olur mu bilmem; ama ben de severim seni? Zaten seviyorumdur da daha derinden severim seni? Işığın olurum belki? Belki aynan? Bana bakar kendini anlarsın? Karar veremediğinde objektif aklın olurum; aslında ne istediğini sana hatırlatırım? Senin bakamadığın zamanlarda pozitifli bakışın olurum, hı?

•
Büyüyünce ne olacaksın sorusuna keşke “anne olacağım” cevabını veren/vermiş bir çocuk olsaymışım. Anneden kastı da aslında ev hanımı işte. Ki böylece şu sıra aklımdan geçip duran “ev hanımlığı 10 numara meslek(!) aslında” düşüncelerini belki yaşıyor olurdum. :) Bakma, çok bunaldım şu sıra; ondan bu düşünceler. Yoksa nerde bende o şans ... 🤭

•
Rüyâlarımda gördüklerim, güzel şeyler fısıldıyor içimin umut etme merkezine. Sebepsiz yere pozitif yükleniyorum; saçmak istiyorum bu güneşli enerjiyi sevdiklerime.

•
Kendini gerçekleştirme diye bir kavram var ya, şu sıra sanırım kendime bunu dert ettim. Olamayacağım ya da olmayı gerçekten istemeyeceğim biri gibi düşünüp davranma telkinleri verip durdum kendime son senelerde. Iıh, olmadı olmaz. Ben ne riyakar olabilirim ne de doğrudan vazgeçebilirim. Kendimi böyle seviyorum. İnsanlar sırf bunların tam tersi diye de canım kendimi üzmeyeceğim daha fazla. Ve böylelikle de yenilmelerin ve değerinden az eder bulanların şahı, en birincisi ben olacağım.