Evde kimse yok benden başka. Oysaki annem evden çıkarken merak etme ben de çıkacağım dışarı, yoksa çok sıkılırım, dediğimi hatırlıyorum. Yaklaşık 3 saat geçti bu sözün üstünden. Cümleleri geç, kelimeler ve dahi harfleri bile buhar olup süzüldü havada. Oysa ben hâlâ tek başımayım. Şu an beni bunları yazmaya iten şey ise alt kattaki duvar saatinden gelen tik taklar... O kadar sessiz. Ve bir o kadar da kim-se(s)-iz.
Bazen ne düşünüyorum biliyor musun? (Elbette biliyorsun, aksi mümkün mü ki?) Bazen... Korkularımın sebepsiz olmadığını. Hissettiğim şeyler var genel olarak. Ve benim endişe sanıp da düşünmemeye çalıştığım bu şeyler, aslında beni alıştırmak için birer önizleme, bana sunulan. Bir şekilde bir yolunu bulurum belki ve belki, bunlar benim tahminlerimden de iyi olur. Veya düşündüğümden de kötü. Ama bir şekilde adapte olurum. Neticede, ne kadar istemesek de, içimizde yaşama tutkusuyla yaratılmışız.
Ne istediğini bilmeyenler ya da isteklerinden birine karar veremeyenler veya isteyip istemediğini bilmeyenler olarak bir araya gelsek de şu hıncahınç, koştur koştur amaç sandıkları yere/şeye doğru koşanlar arasında kendimizi bir nebze daha normal hissetsek, fena olmaz mı?
İstediğim bir şey var. Ve bence elzem. Ve bence, her şeyin anlamı o. Ve gene bence, ben ona ulaşamayacağım. Bu ruhsuzluk da tam olarak bundan kaynaklanıyor. Köksüz ağaçlar gibi, toprağıma saplanan istekler birer birer soluyor, yeşeremiyor.
Sanırım hayatımın geri kalanının başlangıç günlerindeyim ve buna alışmaya çalışıyorum. Hayatımı kocaman bir koşu bandına çevirmeyi nasıl becerdim, gerçekten hiç bilmiyorum. Varışsız çaba sarf etmeleri böyle sevmezken üstelik. Kocaman bir debeleniş kendi minik bünyesinde.


