Dear My Dear,
Sevilmediğini hissettiğin bir yerde bulunma zorunluluğu nasıl bir işkence türüdür? Ya da sevilmediğini hissettiğin bir yere, sırf ayıp olmasın diye icabet etmek? Bu incelik neden, ve niye? Ve, kime?
*
Bak, yukarda Allah var, yaşamayı istemiyorum; amma ve lakin* buna rağmen yaşamın içindeki minik mucize pırıltılarını yakaladığımda sevinçleniyorum. Bu demektir ki yaşam benden vazgeçmemiş ya da ben, henüz kopamamışım yaşamdan. Sürprizli tesadüflerin aklımı başımdan almasına bayılıyorum misal. Bir ırmak gibi biteviye ve hızlıca akıp giderken yaşam, gözden kaçanları görebilmeyi seviyorum. Bu, sanki, ırmağın akışını yavaşlatmak, onu ağır çekimde izlemek gibi bir şey. Çağıldayan ırmağın, su yüzeyinde parlattığı kristal su damlalarını görebilmek gibi. Ya da suyun akarken sadece dümdüz akmadığını, kendi içinde devindiğini fark etmek gibi. Ve saire*.
*
Hüzünlü ya da ağlamaklı olduğumda ya da canımı sıkan şeyleri göz ardı edemediğimde gelip burada bir şeyler yazdığımı biliyorum. Beni yazmaya itekleyen güdünün önemli bir kısmını hüzün oluşturuyor yani. Üzüldüğümde neşeli bir şeyler yazmayı istiyorum artık. Bunun, bazen, ne kadar imkansız olduğunu bilecek kadar zor zamanlar yaşadım. Bu yüzden, bu konuda -eceğim, -acağım şeklinde kesin ifadeler kullanmayacak, gerzeklik yapmayacağım elbet. (Ne trajedi!:) Ama bir dostumun da dediği gibi, hüzünlü şeyleri kendime hatırlatmamayı düşünüyorum. En azından bunu deneyeceğim.
Beni buraya getiren şeylerden biri de işte, sürprizli tesadüflerden biri. Okumakta olduğum kitabın, arkası yarınlı radyo tiyatrosu ile karşılaştım. Radyo tiyatrosuna bayılırım. Ne şahane!
*
Geçenlerde kendimi anlatmak zorunda olduğum birine, buradan bahsettim, yazdığımdan filan. Okumak isterim dedi. Biraz korktum açıkçası. Ya da gerildim. Vitrine çıkmak gibi bir şey olur bu benim için, dedim. Sonuçta buraya yazdığım düşüncelerimi ve hislerimi, konuştuğum herkesle paylaşmıyorum. Bunun en temel sebebi, onları anlayamayacak olmaları (kapasite meselesi). Diğeri, gerek görmediğim için (anlatmaya üşeniyor). Bir diğeri tüm bunları kim ne yapsın yani? (kimin umurunda hesabı). Eğer yüzeydeki ben olarak konuşuyorsam sohbet bir yerde tıkanıyor ve sıkıcı, gerilimli suskunluklar doğuyor muhabbetin ortasında. Derindeki benle konuşuyorsam, zaten o zaman sohbet başka bir boyuta evriliyor. Bu, pek az kimse ile olan bir şey elbet. Geçenlerde Ginko ile yaptığımız sohbet misal... Kulak misafiri olanlar bizi felsefe ya da psikoloji okumuş sanmış olabilir. Tek eksiğimiz birkaç afili aforizma ve birkaç kasıntı terimdi.
*
Zihin o kadar müthiş bir evren ki... Kendi kendini korumak için bilinçli iken seni kandırabiliyor. Anlatamadım; ama anlatmak için uğraşmayacağım da.
*
Geçen gün bir arkadaşım içim çok sıkılıyor; sanki bir şey, kötü bir şey olacakmış gibi hissediyorum, odalara sığamıyorum dedi. Onun için dua etmemi istedi. Benim duam kabul olur mu bilmem ama, diyerek ettim gene de duamı. Akşamında parmağımı kestim, kenarı kırılmış bir bardağı tamamen kırmaya çalışırken. Minicik fakat derin bir kesik. Şimdiye kadar hiçbir kesik böyle kanamamıştı. Bileğimden kanlar akıp gitti, epey bir süre durduramadım. Şimdi ben bunu, elbette ki sakarlığıma bağlayacağım % 90 oranında, bir bilim insanı olarak. Ama geri kalan %10 için, bunu; kötücül enerjinin bir yerden dışarı salınıvermesi olarak da görmeye devam edeceğim tabii.



