20 Mayıs 2018

Kristal Ânı Zamanın

Dear My Dear,

Sevilmediğini hissettiğin bir yerde bulunma zorunluluğu nasıl bir işkence türüdür? Ya da sevilmediğini hissettiğin bir yere, sırf ayıp olmasın diye icabet etmek? Bu incelik neden, ve niye? Ve, kime? 

*
Bak, yukarda Allah var, yaşamayı istemiyorum; amma ve lakin* buna rağmen yaşamın içindeki minik mucize pırıltılarını yakaladığımda sevinçleniyorum. Bu demektir ki yaşam benden vazgeçmemiş ya da ben, henüz kopamamışım yaşamdan. Sürprizli tesadüflerin aklımı başımdan almasına bayılıyorum misal. Bir ırmak gibi biteviye ve hızlıca akıp giderken yaşam, gözden kaçanları görebilmeyi seviyorum. Bu, sanki, ırmağın akışını yavaşlatmak, onu ağır çekimde izlemek gibi bir şey. Çağıldayan ırmağın, su yüzeyinde parlattığı kristal su damlalarını görebilmek gibi. Ya da suyun akarken sadece dümdüz akmadığını, kendi içinde devindiğini fark etmek gibi. Ve saire*. 

*
Hüzünlü ya da ağlamaklı olduğumda ya da canımı sıkan şeyleri göz ardı edemediğimde gelip burada bir şeyler yazdığımı biliyorum. Beni yazmaya itekleyen güdünün önemli bir kısmını hüzün oluşturuyor yani. Üzüldüğümde neşeli bir şeyler yazmayı istiyorum artık. Bunun, bazen, ne kadar imkansız olduğunu bilecek kadar zor zamanlar yaşadım. Bu yüzden, bu konuda -eceğim, -acağım şeklinde kesin ifadeler kullanmayacak, gerzeklik yapmayacağım elbet. (Ne trajedi!:) Ama bir dostumun da dediği gibi, hüzünlü şeyleri kendime hatırlatmamayı düşünüyorum. En azından bunu deneyeceğim. 

Beni buraya getiren şeylerden biri de işte, sürprizli tesadüflerden biri. Okumakta olduğum kitabın, arkası yarınlı radyo tiyatrosu ile karşılaştım. Radyo tiyatrosuna bayılırım. Ne şahane!

*
Geçenlerde kendimi anlatmak zorunda olduğum birine, buradan bahsettim, yazdığımdan filan. Okumak isterim dedi. Biraz korktum açıkçası. Ya da gerildim. Vitrine çıkmak gibi bir şey olur bu benim için, dedim. Sonuçta buraya yazdığım düşüncelerimi ve hislerimi, konuştuğum herkesle paylaşmıyorum. Bunun en temel sebebi, onları anlayamayacak olmaları (kapasite meselesi). Diğeri, gerek görmediğim için (anlatmaya üşeniyor). Bir diğeri tüm bunları kim ne yapsın yani? (kimin umurunda hesabı). Eğer yüzeydeki ben olarak konuşuyorsam sohbet bir yerde tıkanıyor ve sıkıcı, gerilimli suskunluklar doğuyor muhabbetin ortasında. Derindeki benle konuşuyorsam, zaten o zaman sohbet başka bir boyuta evriliyor. Bu, pek az kimse ile olan bir şey elbet. Geçenlerde Ginko ile yaptığımız sohbet misal... Kulak misafiri olanlar bizi felsefe ya da psikoloji okumuş sanmış olabilir. Tek eksiğimiz birkaç afili aforizma ve birkaç kasıntı terimdi. 

*
Zihin o kadar müthiş bir evren ki... Kendi kendini korumak için bilinçli iken seni kandırabiliyor. Anlatamadım; ama anlatmak için uğraşmayacağım da.

*
Geçen gün bir arkadaşım içim çok sıkılıyor; sanki bir şey, kötü bir şey olacakmış gibi hissediyorum, odalara sığamıyorum dedi. Onun için dua etmemi istedi. Benim duam kabul olur mu bilmem ama, diyerek ettim gene de duamı. Akşamında parmağımı kestim, kenarı kırılmış bir bardağı tamamen kırmaya çalışırken. Minicik fakat derin bir kesik. Şimdiye kadar hiçbir kesik böyle kanamamıştı. Bileğimden kanlar akıp gitti, epey bir süre durduramadım. Şimdi ben bunu, elbette ki sakarlığıma bağlayacağım % 90 oranında, bir bilim insanı olarak. Ama geri kalan %10 için, bunu; kötücül enerjinin bir yerden dışarı salınıvermesi olarak da görmeye devam edeceğim tabii.

11 Mayıs 2018

Yaşam Denen Uykudan Uyanmasını Bilen*

Günaydın Gün,
Bugün sana bir şeylerden bahsedeceğim, yerküre üzerinde pek de ehemmiyeti olmayan bazı ufak tefek; fakat söylemezsem beni rahat bırakmayacak bazı şeyler...

Bunu, bulduğum her fırsatta söylemişimdir: Kırmızı gül romantizmini, romantizmin klişeleşmiş halini ucuz bulur ve hatta; bazı karakterlerden, özellikle, biraz da bu yüzden nefret ederim. Gene nerden mi çıktı şimdi bu? :) Dün gece, iki yanında turuncu güllerin olduğu bir yoldan geçtim de ordan! Üstelik kokulu! Şa ha ne! En sevdiğim çiçeklerde ilk 10da olduğundan (sarı-turuncu-beyaz kokulu gül) bir tanesini, bir sürü minik dikenine rağmen kopardım. (Epey canım yandı.) Ben dikenlerle cebelleşirken arkadaşım da artık dalından çiçek koparmadığını, çünkü birisinin ona; "Hayatının baharında koparıyorsun sen onu yaşamdan." dediğini ve düşünüp buna çok üzüldüğünü anlattı. (Bu da farklı bir incelikli ruh...) İşte ondan sonra içimde kıpırdanıp durdu söylemler. İsyan başlattılar. Başkaları için değil, burada sadece kendim için konuşacağım. Neticede herkesin incelikli bir ruhu yok. (Canım kendim! 8.8 :)

Hayatının baharında kopardığım doğru o çiçeği; ama hayatının baharında ona varoluş amacı katıyorum ya da varoluş amacını gerçekliyorum, onu oradan kopararak. Üstelik onu sabit yerinden alıp başka bir yaşama katıyorum. Şöyle ki o çiçeği alıp elinde taşıyor bir kadın, yetmiyor saçına takıyor, yetmiyor yakasına iliştiriyor. Ona her baktığında Allah'ım ne kadar güzel bir şeysin sen diyor, misal. Ve her kokladığında mest olup yaşama sevinci ile doluyor, belki. Belki sinesinde yer açılıyordur da, hımm? Çiçeğin güzelliğini kendinde yaşatmak istiyor. Onunla beraber yaşamak, bir süreliğine de olsa... Kimse kusura bakmasın da bu bir çeşit aşk oluyor neticede. Ve sanırım, hiç kimse de hayatının baharında aşktan yakınacak değildir? peki böyle sevilmekten? (Cümledeki anlatımın bozukluğuna hastayım. Bilinçli anlatım bozukluklarını savunacağız! :)  Aşk dediğimiz şey böyle bir şey neticede; hayattan koparmalı. (Aksini iddia edenler için çıkışlar sağ üst köşeden X) Ve ve pek çoğumuz, aşk aşk diye ağlarken aslında, bunu istiyoruz içten içe; birinin gelip bizi yaşamdan koparıp yakasında gezdirmesini (neden? çünkü hepimiz deliyiz).

Yaa işte böylee... Ne de güzel bir varoluş sebebi değil mi bu? :) Elbette ki o çiçek benim müthiş(!) varlığım için var olmadı ve elbette dünya benim biricik varlığım uğruna var değil. Ama bence olay bundan ibaret-tir.

Şimdiiiiiiiiiiiii canımcım... Gördüğün ve çok sevdiğin o çiçeği kopar dalından.  Düşünme, korkma!


Dip:

Sennn


de


be


ni


se


vi


yor


sun


nnnn!


Unutma!

6 Mayıs 2018

Forget-me-not ✿

Dear My Dear,
İçimde bir nehir var sana dair.
Ne garip, özlüyor olmak seni. Ne garip... Sahi, ne garip?
...
Bugün, bir ormanda, kuru yaprak ve dalların arasında öylece oturdum. Ağaçların göğe ve ışığa uzanma yarışıyla kararttığı ormanda, kuşların nağmeleriyle etrafa saçtığı renkleri gördüm. Rüzgârın ağaçları bir enstrüman gibi çalışını izledim. Mevcudiyetimin hissettirdiği manasızlığı duyumsamadan bir müddet oturdum öyle. Ya da şöyle diyebilirim; mevcudiyetimin amacını sorgulamadım o ân. Kırmızı karıncalardan çekinmesem o kumlu toprağa yatacak o yaprak ve otların arasında uzancaktım. Toprak çekiyor canım. Ya da toprak çağırıyor canımı.
Dear My Dear,






Bu çiçeği seviyordum; kendisini tanıyınca, öğrenince adını, daha da çok sevdim.


1 Mayıs 2018

Hiçbir Şey Şahane Değil ve Olmayacak da

Gerçekten! 

Cidden!

Sahiden!

Hakikaten!

İstediğim şey normal/sıradan bir yaşam. 

Hayat öyle beklenmedik tekliflerle karşıma geliyor ki... 

Gitmek istiyorum bu şehirden; ama bu şekilde değil.
Gitmek istiyorum; ama istediğimde dönebilecek kadar yakın bir yere.
Gitmek istiyorum; ama yalnızlıktan ve yabancılıktan ölecek kadar soyutlanmayacağım bir yere.
Gitmek istiyorum; ama yalnız değil. 
Gitmek istiyorum; ama hayatımı başa saracak bir şey için değil.
Gitmek istiyorum ama o kadar soğuğa değil.
Gitmek istiyorum; ama...

Bu kadar ama'dan sonra, yaşamak istemediğim hatrıma geldi. Bu kadar mızmızlanacaksan çek git işte! 

Diyelim ki yaptım bunu; beni yalnızlığın fiziksel haline bürüyecek şeyi yaptım, beni hiç sevmediğim aşırının aşırısı soğuklara attım, beni gene dikenli yollara sürdüm, uykusuz gecelere gönüllü yazdırdım; hadi diyelim ki yaptım bunu... Değecek mi? Bunları yaptığımda elime ne geçecek? Bunları yapmak için yeteri kadar genç miyim hem? Hadi geçiyorum bunları. Heepsini geçiyorum! Ben bunları yapmak istiyor muyum? Sırf cazip bir teklif diye, sırf çok sıkıldığım hayatımdan farklı diye denemeye ve birçok zorluğa göğüs germeye değer mi? Bu, biraz da şeye benzemez mi? Genç kızlarımızın aile baskısından bunalıp da ilk gördüğü ve çoğunlukla tanımadığı kimselerle evlenmesine? "N'alaka şimdi?" deme, var alakası. Sırf bir şeylerden kaçmak için başka bir şeylere hapsolmak işte bu. 

Bir de diğer açıdan düşüneceğim şimdi. Kendimi buna zorlayacağım. Diyelim ki gittim. Ve gerçekten biraz zorlandım. Ve illâ ki döndüm. Ve gerçekten ... Olmuyor. Döndükten sonra gene gitmekler olacak. Sanırım kararım belli. Gitmeyeceğim. Kusura bakma hayatçım, önüme çıkardığın bu uçarı teklifi kabul etmeyeceğim. 

Bazen de diyorum; sonrasını düşünme, ânı yaşa. Yarını boş ver. İstediğin şey gitmek mi? Gözünü karart, bin uçağa git! Neresi olursa! Gittiğinde pişman mı oldun? Dön geri. Ve kendini başarısız da sayma. Lanet olsun, hiçbir şey şahane değil ve olmayacak da!

İşte böyle zamanlarda mızmızlanırım hep. Olmuyor diyemeyeceğim; ama tam da istediğim gibi olmuyor işte. Neden bana hep hayatın zor tarafı? Neden bana hep böyle uçarılıklar? Ve neden bana hep...Daha da devam edersem ağlayacağım. 

Gerçekten kimselere bağlı olmasaydım çekip giderdim çoktan. Bu türlü  yaşamak bana göre değil. Moralim çok bozuk.