16 Şubat 2022

Vedasız


Anneannem. Sana veda bile edemiyorum. Sesin kulaklarımdan hiç silinmesin, bakışlarının karası gözümden hiç gitmesin. 
Yanında bile olamadım. Öyle bir zamana denk geldi ki bu... Sen olsan derdin, benim şansıma ölümüm bile en zoruna denk geldi... Seni bizden alan covid yüzünden şu an ben de sana veda etmeye gelemiyorum... Çok isterdim yüzünü göreyim bir kez daha. Ah... Seni hep burada anlatılan gibi güneşli, ferah hatırlayacağım. 
Tek tesellim, dedeme kavuşmuş olman.

Anneannemin eski bir evi vardı; köşk de diyebiliriz (belki de sadece ben diyebilirim, bilmiyorum.) Annemin doğduğu ev, o kocaman bahçesinde oyunlar oynadığı, çimenrengi ev. Taştan yüksek duvarlar, bina boyunca ve yol boyu. Sonra bir kapı. Tahtadan kapısı vardı bahçenin. Böyle odundan, çevrilip açılan kilidimsi bir şeyi vardı. Onu açar girerdik içeri.

Bahçe büyük, bahçe alabildiğine büyük. Annemin zamanında oranın tam iki katıymış, akıl alır gibi değil! Güneş, uzun kavakların arasından hüzme hüzme akıyor bahçeye ve düştüğü yeri altın tozuyla kaplıyor. Bir yerde akasya, beyazlarını giyinmiş. Bir yerde salkım söğüt, beli bükük. Benim ağacım diyor, annem. Bir oturak gibi gövdesi ve sonra göğe uzanan dalları ve yerleri süpüren saçlarıyla bir salkım söğüt. Acaba oturulmaktan mı bükülmüş beli diye düşünüyor çocuk. Yerler çimenden halıyla kaplı. Tazecik, yemyeşil çimenlerle. Taşlar var dizi dizi, çimenlere basmamak için. Küçük bir çocuğun adımlarına göre fazla aralık. Zıplaya zıplaya ilerliyor çocuk, çimenleri ezmemeye çalışarak. Ve başını kaldırdığında kocaman bir ev görüyor. Ama ne kocaman!

Evin kapısından önce, taş merdivenlerle tanışıyor, iki yanında kaymaklı. Kaymak! Annem nasıl kayılacağını gösteriyor bize. Tabii diyor, zamanla gitmiş o kayganlığı; mahallenin tüm çocukları su gibi akardık bu taştan, kaydıkça olur gene öyle, diyor. İçimizde değişik bir heyecan. Biz de deniyoruz. Haklı pek kaymıyor, kaymak. Olsun zamanla eski haline getiririz biz onu, bir amacımız var artık. Merdivenleri çıkıyoruz, orda balkon gibi bir yer, hemen kapının yanında ve tahtadan tırabzanları var. Annem zili çalıyor. Ve yukarı bakıyor. İki kanatlı cam açılıyor, biri bakıyor camdan ve bir çığlık kopuyor. Başka sesler duyuluyor sonra. Çığlığı atanın kalp çarpıntılarını duyuyoruz sanki te aşağıdan, heyecandan ağzında yarım yarım cümleler.

Kapı... O ev kadar eski kapı açılıyor. Çığlıklar, sarılmalar... Eşikten içeri adım attığı anda değişiyor dünyası çocuğun. Önce kuru bir serinlik sarıyor, sonra bir koku. Sanırım o koku bir tek eski evlerde vardır. Sofa gibi bir yer. Kapı kapatılıyor ve karanlık! Sanki bir adım önce güneş parlamıyormuş gibi oluyor. Başka bir dünya, evet! Alışıyor sonra gözler o loşluğa. Neredeyse annesine yapışık yürüyor ve bir yandan da olabildiğince etrafa bakınıyor. O sofada oraya nasıl çıkıldığını anlayamadığı asma kat gibi bir yer görüyor. Kafası karışık, merdiveni falan da yok ki?

Kapılar kapatılıyor, kapılar açılıyor. Burası daha aydınlık. Yok hayır, burası gayet aydınlık. Kapılar, kapılar geçiliyor. Yalnız bir tanesi var ki ürpertiyor çocuğu. Ardında ne var ki acaba? Oraya kesin bakmalı. Ve bir merdivene geliniyor. Merdivenin ayaklarının dibinde başka bir kapı daha var. Oymalı, koca tokmaklı, ağır bir kapı. Hemen yanında da bir çeşme. Çeşme mi? Ne işi var ki çeşmenin orda? Annesi çeviriyor eski musluğu. Çeşmelere özgü o sesle akıyor su, avuçlarını birleştirip içmeye başlıyor. Bırr hâlâ çok soğuk, diyor. Hemen çocuk da davranıyor çeşmeden su içmeye. Çok soğuk, cidden soğuk su. Ama insanın içtikçe içesi geliyor nedense. Merdivenleri çıkmaya başlıyorlar. Ahşap merdivenleri. Koyu kırmızı yolluklar serilmiş basamaklara. Gıcırtıdan daha naif bir sesle, ahşabın inleyen sesiyle çıkıyorlar basamakları. Beyaz, çift kanatlı ve oymalı bir kapı var en yukarda. Ama ondan önce, merdiven bir yere daha varıyor olmalı. Köprü gibi bir şey var. Merdivende arkasınıı dönüp bakıyor, orda da bir kapı var. Bir oda! Sonradan orasının kiler olduğunu öğrenecek. İçerisi gözüküyor, oymalı, delikli ahşapların arasından. Tahta köprü büyük merdiveni oraya bağlıyor ve sonra üç dört basamak daha uzanıp oraya varıyor yol. Ama kapısı kilitli. Keşfedecek bir yer daha! Beyaz kapıdan içeri girerken bir beyaz kapı daha çıkıyor karşısına çocuğun. Ne garip bir dünya burası, kapılar dünyası! Her yerde çift kanatlı beyaz kapılar, bazıları açılırken gıcırdayan. Koca koca çift kanatlı pencereler, önlerinde ancak bir çocuğun oturabileceği kadar yerleri var ve pencere kanatlarında kancaları... Çok güzeller! Yerler tahtadan, cilalı; onlar da uymuş kapılara yer yer gıcırdıyor yerler. 

Odalar, oda içinden çıkan odalar... Tavanları ahşap oymalı odalar. Anneannemin bence antika sayılabilecek oturma takımları. Hepsi neredeyse siyah kadar koyu kahve, ne ağacından bilmem, belki cevizdir belki meşe. Anneannemin, gene bence antika sayılabilecek porselenleri, şıkır şıkır vitrini, kağıttan ince bardakları. Dedemin antin kuntin eşyaları. Onların ne olduğunu anlamak bile bir oyundu çocuklara. Sonra, dürbünler. .. Dedem de kuşları sever, belki benimki de ordandır. Sanki dürbünün bir tanesi, ufakça beyaz olan, sedef kakmalı mıydı? Öyleyse, şaşırmaz çocuk. 

**Tertemiz çarşaflar nasıl kokar bilirsin anneannenin sandığında. Öyle tatlı bir uyku bilmez çocuk. Burası kesin başka bir dünya, daha önce hiç gelmediği ve artık hep gelmek isteyeceği. Sabahın erken vakitlerinde güneş koca pencereden içeri süzülür de gelir, gelir de yanına kıvrılır çocuğun. Ancak o zaman uyanır tatlı rüyalarından. Gözlerini açıp uyanmak; belki de hiçbir zaman o kadar şahane gelmemiştir çocuğa. Yumuşacık yer yatağında, gerinerek uyanır ve bir de bakar ki anneanne başucunda oturmuş iğne oyası yapmakta. "Uyandınız mı nenesinin balları?" Nene der kendine; ama hâlâ gençtir o zamanlar. Çakmak çakmak gözleri vardır, çatık çatıktır kaşları. Tam da babasının kızı. Ve bembeyazdır teni, güpgüzeldir yüzü. Tam bir Çerkes kızı. Bir tek saçları ele verir yaşını, erkenden düşmüş yıldızlar saçlarına. 

Gündüzleri keşif zamanıdır. Ne de olsa onlarca kapı vardır açılacak, kurcalanacak. Odaların içinde kilitlenip kullanılmayan o kapıların nerelere açıldığına dair hayaller kurulacaktır daha. İş çoktur yani; ne kadar kapı o kadar iş. Merdivenden aşağısı başka bir dünya, yukarısı başka. Ama o ürperten kapının ardı en çok merak edilen. Bir gün şans bu ya, kapıyı açar anneanne. İçerisi başka, hepsinden başka! Sarı ışığın loşluğu ve zamanın tozları altında bambaşka bir yer. Kullanılmayan eşyalar, duvarda asılı bir şeyler ki bence gene hepsi antika.

Penceresi olmayan bir oda. Penceresiz olur mu ki hiç bir oda? Sanki bir yerin tam ortası, o evin kalbi, en mahrem yeriymiş gibi. O oda içinde de kapılar var. Penceresi yok; ama kapısı çok bir oda. Sonra kulağa çalınan eskilerden kalma hikâyeler ki bunlar daha da ürpertiyor çocuğu. İnsan anlayamadığı şeylerden korkmaya ne kadar da yatkın. Hele işin içinde karanlık da varsa. Oda mı büyük, yoksa çocuk mu çok küçük? Tavanı çok mu yüksek, yoksa çocuk mu çok küçük? Sanki altıgen gibi ama henüz altıgeni tam olarak bilmiyor çocuk. Anneanne birkaç dolabı açıyor, birkaç çekmece karıştırıyor ve aradığını bulduğunda çabuk çabuk çıkıyorlar. Çocuk sersem, belli ki daha doymamış bakmaya. Nasıl olsa bir kere daha açılır, gene bakarım diye düşünüyor çıkarken. Belki, şansı varsa... Neyse diğer kapılar var daha. Sıra onlarda. Hem sonra kaymak var, bahçe var kocaman. 

O bahçe... O upuzun kavakların polenleri yuvalanmış köşelerde. Bulut tarlası gibi, güneş altın tozlarını serperek gölgelerle oynaşıyor. Sonra annem salıncak kuruyor kalın iplerle o upuzun kavaklara. Birkaç kere fırlatıyor halatı dallarına, sonunda başarıyor. İlk denemeyi o yapacak. Hem eski günlere gidip gelmek için hem de güvenilirliğini kontrol için. Mızmızlanmıyoruz, bekliyoruz. Ama sabırlar tükenmek üzere. Sonra sıra bize geliyor ve o salıncak, taş duvaları aşacak kadar uçuruyor bizi. Kavakların hışırtısı, rüzgârın dokunuşları ve uçmak... 

Akşamları kapının yanındaki o balkonumsu yere halılar, kilimler serer, minderler atar semaverde çay demlerdik. Sesimizi duyan, ışığımızı gören gelir; bahçe kapısından giren ev halkı, o merdivenin başından yukarı geçemezdi gece yarılarına kadar.  "Çocuklar çay içmez" kuralı orda bozulurdu işte. Semaver çayını seven annem, bizi o güzellikten mahrum bırakmazdı. Sonra rengarek akide şekerleri olurdu. Hangisini yiyeceğimizi bilemezdik. Çay faslından sonra belki de en güzeline sıra gelirdi: Hâlâ genç ve hâlâ çocuk olan büyükler, dayılar, kuzen-dayılarla oynadığımız oyunlara. Annemin çocukluğuyla oyunlar oynamaktı belki de en güzeli; onun çocuk zamanlarına gitmekti. 

Gece güzeldi kavakların, akasyaların altında. Ama illâ ki yukarıdan bir şey lazım olurdu hani bir koşu alıp gelmeli. O eşiğin ardı, hani o gündüzken bile zifiri karanlık olan hol, ürpertirdi işte çocuğu. Ama korktuğunu göstermek istemezdi, gene de giderdi. Çocukken daha mı cesurmuş, korkularının üstüne yürüyen çocuk? O lazım olan şey, bir koşu alıp gel'den bile çabuk getirilirdi. Çünkü her yer karanlıktı, hele o odanın önünden yıldırım gibi geçilir, merdiven soluk alınmadan çıkılır ve sonunda beyaz kapı!

Yağmurlu günlerde bahçeye çıkılmaz, evde vakit geçirilirdi. Anneanne çocuklara sıkılmasın diye o kapıların ardından bir yerden, eski kitaplar çıkarırdı sonra. Şimdiki cep kitaplarından bile küçük, kırmızı, mavi, sarı ciltli kitaplar ve sayfaları ipek gibi. Nerden ve kimden kalmış o kitaplar bilmez çocuklar; ama dikkatli olurlar, belli ki artık yok o kitaplardan. Dışarda yağmur var, bahçe yasak. En güzeli şu sevimli kitaplara, özellikle mavi olanına dalmak tabii. Pencere önünde, anca küçük bir çocuğun sığacağı o yere oturup yağan yağmurun eşliğinde o mavi ciltli kitabı okumak; başka bir dünya daha! Hiç okumadığı kadar güzel hikâyeler var o sarımsı ipek sayfalarda. Her hikaye bir çiçeğin öyküsünü mü anlatıyordu yoksa? Bir tek papatyanınkini net hatırlıyor. Kışın köklerini toprağa salıp, baharda tekrar canlanan bir papatyanın ağzından anlatılıyor hikâye. Belki de ondan sonra böyle çok sevdi çiçekleri, bilinmez. O kitaba ne oldu, nerde veya kimde kaldı bilmiyor hiç. Ama hâlâ zaman zaman sızlar içinde bir yerler. Hiç bir kitap için sızlar mı insanın içi? 

Bir fotoğraf, bu anıdan yıllar yıllar sonra çekilmiş... Ne yemyeşil çimenler kalmış ne de evin eski ihtişamı. Issızlık yıpratmış tahtalarını, soldurmuş çimenrengini. Kaymaklarsa kaymıyor artık. O zamanlar Cumhuriyet'ten eski derlerdi bu köşke. Asıl şimdi eskimiş, yaşlanmış gibi. Ama bu haliyle bile büyüleyicidir. Her baktığımda kokusunu, o kuru serinliğini ve o kapıların gizemini yollar bana. Şimdi hain bir yangına kurban gitmiş diyorlar. Dünyalarımı yakmışlar. Güneşli odalarımı, gizemli kapılarımı, yağmurlu pencerelerimi, anneannemin gençliğini, annemin çocukluğunu yakmışlar sanki. 

Bir fotoğraf sadece çekilenin hislerini anlatır/gösterir/yansıtır sanki. Ya o an fotoğrafı çekenin hisleri? Ya onun gördükleri? Onları anlatabilen fotoğraflar var mıdır? Bir çocuğun gördüklerini, içinde hissettiklerini hangi fotoğraf anlatabilir? Fotoğraftaki yalnızca kendini anlatır. 

6 Şubat 2022

CRP, aPTT, CK, TnI, LDH, sO2

İnsan vücudu bir kimya laboratuvarı. Verilen ilaçların etkisini bir şekilde görüyorsun da organlara ne oluyor o sıra? Ne kadar güçlü olmalılar ki bu ani değişkenliklerin yorgunluğunu üzerlerinden atabilsinler? 


Ve o güç nereden geliyor? Pes etmişsen misal, yaşamak gelip seni yine de buluyor mu, onca yıl sonra? Yoksa o da mı tamam, yeter bu kadar, diyor? 


Rüyâ görüyor mu misal şimdi? Acı duyuyor mu? İçinde söylemek istediği sözler var mı hâlâ? Ağlamak, ağıt yakmak istedikleri? Vereceği nasihatler var mı? Ya da içimizi ferahlatacak bir şeyler? Ne olacak peki, onca yaşanmışlıkların ve dahi yaşanmamışlıkların hatırası, ukdesi?


İnsan neye üzülüyor aslında böyle durumlarda? Varız (bunun bilinciyle gelmiyoruz) ve yokuz (bunu bilerek gidiyoruz). Bilmek ağırlıktır ruha. Gelişler ferah ve gidişler darlık. 


Ne diyeyim, ne dileyeyim? Ne isteyeyim, söyle istediğini de bileyim, onu dileyeyim? İnsan isterken hep bencil. Ama senin için isteyeyim, söyle. 


Bıkmışlığını, kalp kırıklarını, yaşanmamışlıklarını, özlemlerini bir kefeye; içindeki yaşama sevincini, beklentilerini, sevgilerini bir kefeye koy, tart. Kanaat notunu da koy üstüne söyle; hangisi ağır geldi? 


Seviyorum seni. Çok seviyorum varlığını. Ellerini, elmacık kemiklerini, kendine has ayak parmaklarını, çipil çipil bakan gözlerini, rüyâlarını, fısır fısır dua edişlerini, neşeni, asaletini, gururunu, dertlenişlerini, inadını, bedbinliğini seviyorum. İyi varolmuşsun güzel insan! 


Dualarım seninle, sen neyi nasıl istersen öyle olsun! Unutma ama; bazen olmayanlardan da güzellikler doğuyor! Seviyorum seni!