Ekim ayını görmezden gelecektim; amma 29 Ekim'de ve sonrasında sanki yeni bir ay başlamış gibi hissettim, hissediyorum. Ekim, bi' çekil aradan!
'98 ~ İhanet
Bu albümde Ayrılık da Sevdaya Dahil, Issız Kaldım, Yalnızlığım gibi efsane şarkılar var. Vedat Sakman şarkılarını, müziğini seviyorum. Da... Bu şarkı tam benim kafada! Çok seviyorum böyle işittirmeli şarkıları :)
Zuhal Olcay ~ Yani Yani
Bir de Güvercin isimli şarkı var, sözleri Ferhan Şansoy'a ait. O da pek şahane, parmak şıklatmalı bir şarkı =)
Güzel bir yazı olacak sanırım bu. Zaten beni heyecanlandıran bir şeyden bahsedeceğim. Aslında sadece heyecan da değil. Aklımı başımdan alan bir şey de bu üstelik. (Hayır aşk meşk yok meselede. Aslında var sayılır da... Yani beni heyecanlandıran kısım tam olarak o değil.) Şöyle ki, ya ortaokuldaydım ya da ilkokul 4-5 falan hatırlamıyorum, bir akşam tivide bir filme denk gelmiştim. Tam hatırlamıyorum. Aslına bakacak olursak hiç hatırlamıyorum. Sadece filmdeki esas kızımız kaderindeki kişiyi ya da onun deyimiyle diğer yarısını bulmak için ani bir kararla uçağa atlayıp bir arkadaşıyla Paris'e gidiyordu. Akşam sokaklarda gezerken sevdiği adama mı rastlıyordu, yoksa tam kavuşuyorlar mıydı derken... Gerisi yok bende. Devamını niye izlemediğimi bilmiyorum. Belki de tam o kısımda reklam girdi, sonra başka bir kanala geçildi, gitti öyle, bilmiyorum. Filmin ismini de öğrenememiştim üstelik. O film, zaman zaman aklıma gelirdi silik bir hatıra olarak. Bir türlü de bulamamıştım ki tekrar izleyeyim. Neyseler efem, ben geçtiğimiz pazar gecesi, gene tivide 95654476. kez Sherlock Holmes izliyordum. Sonra oyuncuların diğer filmlerine de bakayım da izlemediğim varsa liste yapayım da canım sıkıldıkça izlerim diye düşündüm. Öyle öyle benim çocukken yarım yamalak izleyip de unutamadığım o filme denk geldim. Saat 01 falandı. Açtım izledim, ama nasıl bir heyecanlandım anlatamam! Çocukluğundan kalma birisine rastlamak gibi, eski bir oyuncağını bulmak gibi anlıyor musun, hımm?
Genelden özele gideceğim. Öncelikle esas kızın kıyafetlerine aşık oldum. Hele o kırmızı elbisesi, boynuna bağladığı o kırmızı fuları yok muydu... (evet kırmızı seviyor) Sona doğru bir yerde de beyaz bir elbisesi vardı. Allah'ım aşık oldum onlara! Sene '94 ama şu an bile giyilse şık ve zarif. Zamansızlık, canımsın! Bir yerde kırmızı gül klişesi vardı, sanrım onu da görmezden gelmeye çalışacağım filmin hatrı için. Ki belki de o zamanlar bu kadar sıradanlaştırılmamıştı beraber yürüdüğün kıza kırmızı gül almak? Belki bu filmden sonra çok popüler oldu? (hahaa, tamam tamam daha fazla iltimas geçemeyeceğim, bir tek gıcık olduğum şey o kırmızı güldü. He durr! Bir de beyaz takımlı, o kıvırcık saçlı adam. O neydi be öyle ıyy...) Bu yazıyı yazarken açtım ara ara filmi izledim tekrar. (Çok seviyorum, anlıyor musun?) Bana garip gelen bir şeyse, benim filmi Paris'te geçiyor diye hatırlamam. Filmde esas kız Venedik'te arıyor kaderindeki kişiyi. Sonra ver elini Roma, Positano falan... Canım Italy ya... Bu da bana sürpriz olan diğer bir şeydi. En sevdiğim kısmı ise en sona sakladım. En başta esas kızın söylediği şeyler. Düşünüyorum da acaba benim şu yaşıma kadar böyle düşünmemde bu fimin etkisi var mıydı? Yani ben filmin sadece konusunu hatırlıyorum, kaderindeki kişiyi arayan kızı. Acaba onun destino ile ilgili anlattıkları çocuk beni etkilemiş miydi? Sonrasında başka başka yerlerde okuduğum mitolojik şeylere kapılmam falan? Ufff... Bilmiyorum. Ama seneler sonra bu filme denk gelmek... Anlatamıyorum. (abarttığımı düşünme, bak cidden öyle, yani anlatılamaz bir şey bu benim için) Geçtiğimiz pazar gecesi, daha doğrusu sabahın 4'ünde yazacaktım bu yazıyı da sabah uyanamam diye erteledim. Gece yazsaydım sen o zaman gör bendeki coşkuyu :)
Güzel bir inanış bu, çocuksu; ama güzel. Ve amaa yaşasın çocuksuluk! Addio ! :)
Bazı konularda salaklık yapmaktan kendimi alamıyorum. Ama bunu mükemmelliyetçiliğe karşı duruş olarak kabul edip kendime kızmıyorum.
*
Şu sıralar çağrışımlarla yaşıyorum. Biri bir şey anlatırken hoop bir kelime beni alıp başka başka düşüncelere götürüyor. Anlatan kişi de şaşırıyor. Düşünceler var; her tanesi bir köşeye dağılmış inci kolye gibi. Hani toplasan tek tek, dizsen gene, eski zarifliğini ve ihtişamını bulacak gibi. Ama işte savruk hepsi. Sanki biri zihnimin balkonuna, bayramlarda bayrak asar gibi "Can't talk just evoke" yazmış. Biri konuşurken kafamın içinde alakasız şarkılar çalmaya başlaması da böyle bir şey.
Aa, şarkı demişken geçenlerde gördüğüm rüyâyı anlatmadığımı fark ettim. Bunun unutulmaması gerek Nesscim. Başları biraz karışık. Bir yaz akşamı tatil yöresi gibi bir yerdeyiz. Bir yerde kalabalık var. O yöne doğru ilerliyoruz yanımda biri ile. Bakıyoruz bir sahne kurulmuş. Orkestra hazırlık yapıyor. Yanımdakine diyorum ki, ayy çıkıp bir şarkı söylememek için kendimi zor tutuyorum, ufff çıksam söylesem mi gerçekten. Sonra yanımdaki dur ben çıkıp söyleyeyim, asıl sanatçı gelmeden, diyor ve kalabalığı yarıp kendini sahneye atıyor. Etraftakiler şaşkın. Dönüp diyorum ki oyuncu ama şarkıcılığı da var, ondan yani. Meğersem yanımdaki Ayça Varlıer imiş. (Oyuncunun şarkı söylediği bilgisine nereden sahip oldum, hiçbir bilgim yok. Hatta hiçbir şarkısını dinlemişliğim de yok... Garip) Ayça şarkısını söylerken (hangi şarkı olduğunu şimdi hatırlayamıyorum) bir bakıyorum sahnenin sağından siyah elbiseli, kısa siyah saçlı, minik bir kadın çıkıp geliyor. SEZEN AKSU! Sezen de şarkıya dahil oluyor ama tonları uyuşmuyor ikisinin. (Hani şarkıcılar der ya orkestraya sol'den gir, la'dan ver diye, o mesele olsa gerek.) Sezen sonra usulca sahneden inip gidiyor. Giderken de benim biraz ötemden geçiyor. Arkasından bağırıyorum Sezen'e: Gitme durrr nee oluurr-sssunn. Sezen bunu duyup bana dönüyor ve "Aah, hiç gider miyim ayol" diyor. (Sezen'in ç'leri bir gariptir ya hiç derken de öyle diyor.) Sahneye tekrar dönüyor ve Ayça ile şarkıya devam ediyorlar. Derken (bitmediii) sahnenin ardında bir ışık yanıyor birden. Ayşegül Aldinç! O da tam ikisinin arasına gelip şarkı öyle söylenmez böyle söylenir cicim, edasıyla şarkıya dahil oluyor. Her üçünün de siyah elbise giymiş olması da ilginç bir detay tabii. Sezen'in bana dönüp de o Minik Serçe edasıyla "Hiç gider miyim ayol" demesini her hatırladığımda neşeleniyorum. Rüyâ gibi rüyâ be! Canım bilinçaltım!
*
Âşık insanlar görüyorum, okuyorum onları, dinliyorum. Ve kendi âşık halimi özlüyorum. Bir de onların bu tavırlarını yani aşkı ifade biçimlerini ya da ne bileyim onların bu âşık hallerini (ya da bir zamanlarki kendi halimi) brownian movement'e benzetiyorum. Bir akışkan içerisinde moleküler boyuttaki rastlantısal hareketler gibi mi aşk? Sanırım öyle. Aşkın tanımı öyle bir şey benim için. Ben böyle düşünürken, aşk-brownian movement falan, birden aklıma brovni kek geldi (diyorum ya çağrışım hastalığına yakalandım diye:) Dedim acabaaa, bu kekin adı da bu brownian movementtan mı geldi? Sonuçta kekin üstünde akışkan bir çikolata var, içinde fındık parçaları falan... Biraz düşündüm. Sonra bir araştırayım dedim. Kek, 1900'lü yılların başında bir han'mfendi tarafından icat olunmuş. İşin ilginç yanı ise brownian movement da o zamanlarda isimlendirilmiş. Temelleri, ilk olarak 1800'lerde Brown soyadlı bir bilimci tarafından atılsa da, bu hareket, 1900'lerin başında Einstein tarafından ele alınarak nedenleriyle açıklanıyor ve ismini Mr. Brown'a ithafen Brownian Movement koyuyorlar. Bu ikisi arasında bir bağ olup olamayacağını düşündüm çok. Belki işin içine Einstein girince mesele popülerleşmiş ve de brownian movement böyle çok duyulur bir şey olmuştur da pastacı teyzemiz de kekine bu ismi vermiştir? :) Olamaz mı? Olabilir. :) Tabii ben böyle düşünürken birden bir şimşek çaktı kafamda: Ulan ne kafa patlattın be, kek kahverengi diye ismi brovni olmasın! :) Aaaahhh hayııırrrrr!!!! :)
Bu albümde, Aacayipsin, karavana şarkı yok, hepsi şahane. Ama bu pek bilinmeyeni. Tarkancığımın her tarzı icra edebileceğinin göstergesi adeta. Canımcım ne söylese dinlerim. İddia ediyorum, arabesk söylerse yer yerinden oynar! Biz de kendimizi façalarken falan bulabiliriz (abarttı). Müzik kanallarında hiç tanımadığım tipler görüyorum, şarkıcılla-mış. Kendimi Tarkan güzellemesi yaparken buluyorum sonrasında. Çatallayan çatlayan sesine kurban! (coştu). Neyse efem, daha fazla kendimi kaybetmeden şu şarkının değerini bilirr MİSİNİZZ LÜTfn ! (tamam sakinim:)
Yatmak için odama çıktım. Işığı yakmazdan evvelki o üç saniyede, gözüme yansıyan ya da yanılsayan ışıkları ateşböceği sandım. Işığı açmıştım üç saniye sonra. Ve tekrar kapattım. Gözlerimle odanın karanlığında dolaştım. Yanılsamaydı, yoktu... Keşke gerçek olsaydı! Mucize addederdim kendime. Ness derdim, bak mutlu olmak için şahane bir bahane!
Mayıs veya hazirandı, pikniğe gitmiştik elma bahçesine. Güneşin yeni yeni battığı, yerini akşama istemeye istemeye bıraktığı alaca zamanlardı. Kilimdir, minderdir, plastik toptur, sepettir arabaya yerleştiriliyordu birer birer, karınca gibi. Herkes cüssesine göre bir şeyi arabanın bagajına yerleştirmek üzere babaya, amcaya artık alfa erkek kimse, ona götürüyordu.
Alaca saatler bir başka güzel olur. Akşamdır, ama değildir de. Ve sen o saatte dışardasındır. Ve dahası doğanın içindesindir. Ağaçlar, otlar, varsa tarlalar bir başka görünür gözüne, sanki sihirli gibidir. Çocukluk bir başka diyar! Ve evet işte! Orada yanıp sönen bir şey var! Ve ve burada da! Al işte gene! Yıldızlar yanına gelmiş gibi. Yıldızlarla dans edermiş gibi!
Şimdi, seni biraz tanımıyor olsaydım; sendeki bu vazgeçmezlik gibi görünen şeyin vefa olduğunu; hatta biraz daha şuur kaybı ile, sevgi falan olduğunu düşünürdüm. Huh! Neyse ki seni tanıyorum. Sendeki bu hâl sadece umursamazlık. Ve biliyor musun, bu, işimi nasıl da kolaylaştırıyor! (22:22)
"Bir 10 sene daha yaşasaydı..." diye umarsızca birileri için hayıflandığınız olur mu sizin de? Benim cephemde iki kişi var bildiğim. Biri Mustafa Kemal, diğeri de Barış Manço. Her ikisi de birer 10 yıl daha fazla yaşasaydı, temsil ettikleri hiçbir şey bugünkü gibi olmayacaktı. Nedense böyle düşünerek hayıflanıyorum.
Evvet efenim, canım çok; amma bak; çook konuşmak istiyor. Temmuzun ortasından beri kanalize olduğum bir meseleyle hâlâ cebelleşiyorum. Ve işin kötü tarafı mesele iyice Ali Cengiz oyununa döndü. Neyseler efenim, buna da neyseler...
Kenarda kıyıda kalmış şarkıların elbette güncel versiyonlarını da bulup çıkartacağım. Fakat ondan önce, Nilüfer'den bahsedeceğim biraz. Farkında olmadan sevdiğim ve en çok dinlediğim kişilerden biri Nilüfer. Evet efenim, kendimi ve müzik dinleme profilimi gözden geçirdim ve sonuç: Ben Nilüfer seviyormuşum! Sevdiğin şarkıcılar kim diye sorsalar, sıra Nilüfer'e gelene kadar haklarım biter; ama ben seviyormuşum yahu... Yani çok fazla şarksını, 45liğini dinliyorum. İnsan bazen farkında olmadan da sever a dostlar!
Nilüfer denilince bir sürü albüm ve haliyle şarkı var. Tarih var be, kuşak kuşak! :)
~ '76 Selam Söyle - Oh Ya ~
Bu şarkıyla vallahi de insanın oh çekesi geliyor. Söyle söyle rahatla, öyle bir şarkı.
.)
~ '82 Sensiz Olmaz - Sensiz Olmaz ~
Canım benim niye böyle yorumladın ki şarkıyı? Klip de tam bir efso! =)) Allahtan bu şarkıyı coverladı da onu dinliyoruz.
Teo ile 12 Düet albümünde, en ama, enn ama, ennnn sevdiğim şarkıdır! "E ama, hani bu şarkı kenarda köşede kalmıştı? Bak cover yapılmış?" diye düşünmeyin, 12 Düet albümünde de bu şarkının pek öne çıkmadığını düşünüyorum.
~ '82 Sensiz Olmaz - Ta Uzak Yollardan ~
Bu şarkı da 13 Düet adlı albümde yer aldı 2013 senesinde. ("yer aldı" -di'li geçmiş zaman, hımm... biliyorum diyor.) Ve bence gene, yeteri kadar ilgi göremedi. İstediğim coşkuyu göremedim anlıyorrr musunuzz!!! ;p
Bu eski versiyonda şarkının 2:22 anında, birden gelen ve nakarata kadar süren ekstra derdo'luğa da ba yı lı yo rum! .)
Vega ile düet yapılan versiyona da ayrı hastayım. Daha başlarken, müzik insanı "yırmağa gidiyrıım laa" haline sokuyor. Ne bileyim efenim, işte, insanın haykırarak koşası falan geliyor. Sizin gelmedi mi? .)
~ '85 Bir Selam Yeter - Yağmur ~
Tam kendi kendime söylemelik şarkı. Du' ben bunu sözlerini ezberlemeye çalışayım, söylerim arada...
Nilüfer dosyası daha bitmedi, böyle kolay biter mi yahu... Devamı da gelir.
P.S.
*versiyon kelimesine gıcık oldum. Yerine ne? Biçim, hâl?
*Dikkatimi bir şey çekti, bilog şu an dışarıya kapalı ve ben, siz falan diyorum! =) Canım ben, durmak yok yola devam, aş bendini kendini =)
~ '81 - Barış Manço - Sözüm Meclisten Dışarı - Bahçede Hanımeli ~
Bu şarkının güzelliği yalın olmasında.
A capella!
Ben bu albümde en çok Alla Beni Pulla Beni'yi severim, çalma listemin vazgeçilmezidir. Aynı albümde Şehrazat diye bir şarkı var, hepimizin çok iyi bildiği bir girişi var; fakat ben bunun Barış Abi'ye ait olmasına çılgın sevindim, bilmiyordum! Albüm müziklerinin ölmezliği, şu zamanda bile "Ben varım ulan, buradayım!" demesi de beni benden alan bir şey!
Naftalin kokulu şarkıları bir başka seviyorum. Sanıyorum eski şarkılar, bana kendimi evde hissettiriyor. Belki de çocukluğuma götürüyor da o masum zamanları hatırlatıyor. Nostaljik dinlemelerin dibine vurduğum bir dönemde (Ki nerden baksan... Bir iki ay kadar öncedir ;) ama öyle serseri savruk dinlerken değil, böyle bilinçli bilinçli dinlerken bazı albümlerde yeterince dikkat çekmemiş bazı süpersonik, efsane şarkıların olduğunu düşündüm. Ve bunları kendime not etmek istedim. Unutmayalım Nesscim, datlım, şekerparem. (Şekerpare! Çok severiz! Ama ondan değil, bu parfüm var ya zaman geçtikçe, yani yani bilmem kaçıncı notasında biraz daha nessleştikçe greyfurttan şekerleme gibi bir kokuya -şekerli değil bak!- dönüyor ya, sanırım ondan şekerpare;) (Parfüm demişken gene hayıflanmadan edemeyeceğim: Gucci Rush 2! Seni niye üretimden kaldırdılar seev'gi'lim par'fü'müm*!)
Şarkılardan bahsetmek için gelmiştim kokulara daldık. Bazı şarkıların da bir kokusu var, belki de ondan...
Açılışı canımcım ile yapmak istiyorum, devamı da gelecek. Geçen gece terasta rüzgârlanırken sokaktan geçen bir arabada son ses Gülpembe çalıyordu. 5. sınıfa götürdü beni. Sınıfın en havalı, herkesin dahil olmak istediği grubu olarak, şarkı söyleyecektik. Dersten çıkıp sahne öncesi modunu bekleyen şarkıcılar gibi koridorda oyalandığımızı hatırlıyorum. Eee hayranlarımıza bir şarkı lütfedecektik(!) Havalara havalara! =)
En son, dedem öldüğünde böyle ağlamıştım. 23 Kasım 2014. Böyle katıla katıla, salya sümük, hıçkırıklarla, iç çeke çeke... Ağlamaya getirilebilecek tüm tanımlamaları gerçekleyerek, uzun uzun ağladım.
Birinin ölüm haberini alınca insanda ağlama durumunu harekete geçiren mekanizma ne, çok merak ediyorum. Yani hangi duygu, hangi düşünce, ne? O tanımlaması yapılamayan duygu, birden, nerden gelip de tüm benliğimizin ortasına o atom bombasını bırakır? Çok basit bir soru yahu: İnsan biri ölünce niye ağlar?
Onu bir daha göremeyeceği için?
Onunla birlikte kendi hayalleri de öldüğü için?
Ölenin kendi hayalleri için?
Ölen yaşamayı seviyordu diye mi?
Onu çok seviyordu diye?
Onun varlığına alıştığı için?
Onu birgün unutacağı için?
ya da
Onu hiçbir zaman unutamayacağı için mi?
Bilmiyorum. Basit soruların cevaplarını vermek daima daha zordur. Her şeyden süzüp öyle yanıtlamak gerekir soruyu. Ama şöyle bir bakacak olursak hepimiz birer pis benciliz. Böyle yaratılmışız.
Ölülerin ardından ağlamak gerek sanırım. Ona dair anıları, hayalleri, olanı olmayanı, keşkeleri, iyi kileri, sonraları sana acı verecek halden kurtarmak için ağlamak gerek. Ağlayıp o kişinin öldüğüne kendini inandırman gerek.
Dilerim bu gözyaşları da beni ikna eder öldüğüne.
Bu şarkıyı da nedense zırlamanın sonraki gününde iyice içselleştirdim. İlk defa geçen bahar duymuştum sanırım. Duyar duymaz da sevmiştim. Sonra klibini falan da beğendim. Dedim kim söylüyor? Ahh, hayır ben o adamı hiç sevmem ki... Neyse, yapacak bir şey yok, şarkıyı sevdik bir kere...
Mayıs bitti. İple çeker gibi neden haziranın gelmesini istediğimi bilmiyorum. Bir şeyleri bekler gibiyim. Bilmiyorum neyi. Mayısa da bir sebepten küstüm, bakma havalar falan işin bahanesi, (birazdan okuyacaksın). Halbuki en sevdiğim aydır. Gerçi ben sevdiklerime küserim; belki bundandır? (Ben sana küsüm aslında, haberin yok.) Bilmiyorum. Yazmak için haziranın gelmesini beklemiştim (ya da yayınlamak için). Mayısa çok yüz vermemek gerekti. Aslında böyle karışık, üzgün, kısık sesli bir yazı değildi bu. Daha çok dingin, sakin ve oluruna bırakmış bir sesi vardı sanki. (Yazının sesini duyabiliyor musun sen de? Yazanın sesini değil; yazının bizzat kendi sesini. Çünkü bir yerden sonra, yazılan yazandan kendini kurtarır.) Mayıs kötü bitti. Ramazan başladı beri selâların ardı arkası kesilmedi. Sırf bugün 2 kere okundu mesela. Ölmeyi beklerken, iple çekerken, selâ duyduğumda giden kişi için sevinirdim; ama ne zaman işleri akışına bırakmaya başladım, ölüm meselesi tekrar ürpertici gelmeye başladı. Ölüme hazırlıklı değil hiç kimse, hiçbir zaman. Sanırım biraz da bu yüzden; yaşamayı göze almak, geridekiler için. Ali Dayı'mız, babannemin kardeşi, vefat etmiş...
*
31.5.2017
Bence mayıs, geçen hafta bitti ya da bitmeliydi. Mayısın bitmesini hiç bu kadar istememiştim. Sanırım bunda, havaların bir türlü ısınamıyor oluşu etkili oldu. Hani küresel ısınmadan bahar mevsimleri kayboldu, sadece yaz ve kış kaldı artık diye söyleniyoruz ya, iyi halt ediyoruz! Baksana daha düşüncelerde bitirdik baharı. Hemen yaz gelsin istemeler, aman güneşli günler beklemeler...
"Düşüncelerde bitirmek" düşündürdü.
*
Üç sene kadar önceydi sanırım, bir kitabı yarım bırakmıştım "Pff nasihat ediyor bu yahu..." diyerek. Şimdilerde o kitabı, aydınlanmanın sonrasında gelen minik kahkahalarla okuyorum. İnsan demek ki bazı şeyleri öyle uzaktan bakarak~seyrederek, okuyarak, dinleyerek anlayamıyormuş. Bilginin bilinç nöronlarına kazınması ve bir yerden sonra, bildiğini bilmediğin (farkında olmama hali) hale gelmesi için o "bilginin yaşanması" gerekiyor sanırım. Bilgiyi yaşamak.
Kitapta, "yalnız insanın" kendi kendisine yetebilen, zeki, üstün biri olduğuna dair görüşler var. Hatta bazı insanların özlerinde birtakım şeylerin var olmaması yüzünden kendi hallerinde sıkıldıklarını ve sosyalleşmek durumunda kaldığını ve dahası, bu eylemi oldukça rahat ve kolay bir şekilde yaptıklarını söylüyor. Bunu da kendilerinde var olmayan yetileri başkaları üzerinden karşılamak zorunda olmalarına falan bağlıyor. Bir bakıma doğru buldum. Benim gibi merdümgiriz olma yolunda/olan/olmuş bir kimse için "Ah işte, bence de!" dedirtebilecek düşünceler olsa bile gene de buna tam manasıyla katılamıyorum. Sevgi (sevmek ve sevilmek) meselesini bu düşüncelere yerleştiremiyorum çünkü. Bakalım, belki bir üç sene sonra...
*
Çocuklara "Aşk nedir?" diye soru sormuşlar* ve minnoşların verdiği cevaplara bakın! Neydi o, sakız vardı kağıdında "Love is..." bir şeyler yazıyordu? Tıpkı onlar gibi cevapları:
Rebecca, 8: “Büyükannemde kireçlenme olduğu için artık eğilip ayak tırnaklarına oje süremiyor. Bu yüzden büyükbabam, kendi ellerinde de kireçlenme olmasına rağmen, her zaman büyükannem için bunu yapıyor. Aşk budur.”
Billy, 4: “Biri sizi sevdiğinde, adınızı söyleme şekli değişiktir. Onun ağzında adınızın güvende olduğunu bilirsiniz.” (İnanılmaz güzel bir tespit! İnsan kendi isminin başka bir anlamını daha keşfediyor sanki ya da sevdiği birinin sıradan ismi, ona güzel gelmeye başlıyor.)
Chrsissy, 6: “Aşk, dışarı yemek yemeye çıktığınızda, patates kızartmalarınızın çoğunu birine vermektir. Karşılığında hiç patates kızartması istemeden… (Aynen küçüğüm, karşılık beklemeden ve dahi bunu düşünmeden vermek. Ama böyle çok üzüleceksin sen...)
Terri, 4: “Aşk, yorgun olduğunda seni güldüren şeydir.” (Bu var ya bu, tam olarak gerçek aşk olmalı!)
Danny, 7: “Aşk, annemin, babama kahve yaptığında, ona vermeden önce kahveden iyi olmuş mu diye bir yudum almasıdır.” (Bir çocuğun bunu fark etmiş olması ne kadar hoş...)
Noelle, 7: “Aşk, bir adama tişörtünü çok beğendiğini söylemek ve sonra onun o tişörtü her gün giymesidir.”
Chris, 7: “Aşk, annemin babamı terli ve kokuyorken gördüğünde bile ona Robert Redford’dan daha yakışıklı olduğunu söylemesidir.” (Sevene, kuzgun şahin işte .)
Jessica, 8: “Gerçekten bunu kastetmediğiniz sürece, ‘Seni seviyorum’ dememelisiniz. Ama bunu kastettiğinizde de, çok fazla söylemelisiniz. İnsanlar unutur.” (Bunu kendime sürekli tekrar edeceğim, bu cidden çok değerli bir hatırlatma!)
Böyle bir araştırmanın Türkiye'de de yapılmasını isterdim. Cevaplar en az bunlar kadar tatlı ve dahası, komik olabilirdi. Anadolu'dan gelecek cevapları özellikle, merak ederdim.
*
> Yaşam anlamsızdır; ama yaşamaya değerdir~cilik.
Hayatın saçmalığını kabul edip yaşamaya devam etmek. Yaşamın olanca anlamsızlığı içinde, onun yaşamaya değer olduğuna dair ipuçları aramak. (Henüz bulamadı.)
> Ölümü göze alan yaşamasını da bilir~cilik.
Cesaret. Aptal cesareti belki de.
> İyinin kötüsü daha iyidir~cilik.
Mükemmelliyetçilikten koşarak kaçış. Anneme sürekli söyleyerek öğretmeye çalıştığım şey.
> Her zaman başka vardır~dan, elindekileri parlatmaya bak~çılığa geçiş.
Çözüm odaklılığın ölüşü. Bir nevi, idealistlikten uzaklaşma.
> Gelsin, hayat bildiği gibi gelsin, işimiz bu yaşamak-çılık.
Sıradanlığın olağanlığını kabul etmek.
Ve gibi şeyler işte.
*
Gerçekleri görüp sade görmek de değil; iliklerine kadar hissedip gene de aksi mümkünmüşçesine hayal kurmak... Beni anlamadın ya ona yanarım. ♪ ♫
*
Ağaçlar, çiçekler, saksıda domates yetiştirmeler falan güzel de, bir de şu örümcekler olmasa... Gece odama girdiğimde pencerenin üstünde uzun sarı bacaklı, mor kafalı bir örümcekle karşılaştım. Kendisine, çığlık atarak kaçmak şeklinde tepki vermediğim enden böceklerden örümcek. Yakalamalıyım; yoksa gece bu beni yer, diye düşündüm hemen, gülerek. Yapabilirsem kağıtla tutup camdan aşağı atma niyetindeydim; ama kaçtı tabii ki. Ne yapayım, neyle tutayım diye düşünürken odada şöyle bir göz gezdirdim. Parfümleri gördüm. Parfüm! Alkol! Biraz sersemlesin aptal şey. Hemen bir tanesini kapıp sarı örümceğe birkaç fıs parfüm sıktım. Sersemledi de. Yakalamaya çalışırken fıyy diye ağını salıp kaydı kağıttan. Bir çığlık tabii... Gece mece dinlemedim, elektrik süpürgesini kaptım sonra mecbur... Böyle olsun istemezdim. =( Bunu yazarken bile kolumun bacağımın da kaşınıyor olması... Hayat çok zor. Son zamanlarda sıkça düşünüyorum: Kim kimin yerine gelmiş? Kim nerede davetsiz misafir? Evimize giren örümcekler mi yoksa onların evlerini yok edip üstüne ev diken bizler mi?
*
~ "Dalından koparıp yemek" kadar lezzetli bir meyve yok. ~
*
Ya hep ya hiç!
Hiçlere sesleniyorum, "biraz" olmaya çalışmayın. Ucundan azcık, birine bakıp çıkıcam ben ya, şurda azcık gözümü dinlendireyimciler falan, hepiniz... Bi' gider misiniz! (Yazıcı kişi öyle diyebiliyor, siz uygun küfrü yerleştirin okurken.)
*
Sen planlar yaparsın, hayat karşına geçer güler sana. Öyle bir söz mü vardı, ne? Öyle oldu. Hayatım için planlar yapmıştım. Sonra kendi ellerimle o planları teker teker bozdum. (Anarşik işte anarşiik...) Ve hiç beklemediğim şeyler de oldu aslında. Aşık oldum mesela. Hoop plan dışına... İşten ayrıldım mesela. Hoop plan dışına. Yaşamaya küstüm mesela. Hoop her şeyin en en en başına... (Chain reaction)
Çok eğlendirdim seni be hayat... Seni hiç ama hiç istemediğim zamanlar oldu. Şimdilerde önce seni sonra da kendimi umursamıyorum. Gene ölsem keşkeler dilimde, ağız alışkanlığı, o ayrı. Önceden de önemsemezdim bakma... Yani hırslarım, mutlakalarım yoktu. Olsa fena olmazlar, daha iyi neden olmasınlarım vardı. Şimdi onları da salladım. Daha iyi, iyinin katili imiş. Öyle imiş hakketten, öğrendim.
*
Neyi fark ettim biliyor musun? (Billl mi yorr sunnn!) Yalnızlığımı seviyorum. İki insanın bir olup ama bir yandan da kendi varoluşlarını devam ettirmesi türünden hayalimsi şeylere inancımı yitirdim. Kendime değil de yalnızlığıma ortak istiyorum ben. Ama duurr! ("Pff ne klişe söz" demeden önce bi' dinle!) Yalnızlığıma ortak derken, onu paylaşacak birinden bahsetmiyorum. Yalnızlığıma arkadaş olacak biri. Yani mesela ben, yalnızlığım ve 3.tekil kişi olsun. Ben kendi dünyamda takılırken 3.tekil kişi de yalnızlığımla takılacak. Onlar benim paravanım olacak bir nevi. Beni dış dünyaya karışmaktan koruyacak. Böyle de bir şey işte. Halk dilinde buna başka bir şey deniyor; ama biz halk değiliz cicim.
Şunu acaba hangi kafa ile yazdım? Güldüm okurken. Kesin gene bir mekanda ya da bilet sırasında; "Tek misiniz, arkadaşınız da gelecek mi, birini bekliyor musunuz?" şeklindeki sorulara delirip öyle yazmışımdır. Ya da tek başıma oturduğum bir yerde ben daha; "Heey dur, n'apıyorsun! Yalnızlığımın üstüne oturacaks..." diyemeden tekilliğimi bozup yanıma biri oturmuştur. Kesin öyle olmuştur. (Buradaki anlatım bozukluğuna da hastayım.)
*
Bir de... Oh Darling! Özz lee dimmm! Şarkılarım senindir! Şarkıyı ekleyecektim ama dur daha iyisini yapayım. Şuraya, sıkılmadan senelerdir izlediğim tek dizinin, en sevdiğim kısımlarından birini iliştireyim. Aşk be!:
Geçmeyen ve artık, geçmeyeceğine inanmaya başladığın bir sızın var. Ki o, en büyük korkularından biri olmuştu. Şimdilerde gerçeğin olan bu inkarı affet ve diğer yenilgilerinin, arasına kat. Azaldıkça çoğalmak böyle bir şey mi Tanrım?
Anlam bulmaya çalışıyorum; sorulara değil sade, olgulara da. Onlar, yani tüm bu olgular boş yere var değiller ya? Peki ya ben? Ben niye varım? CO₂ ayak izim bile var benim, varlığımın bir gayesi olmasın mı? Vardır elbet. Büyük şeyler aramıyorum oysaki. Hiçliğimi onayıp varlığıma bir anlam olsun yeter; aradığım. Dünyayı, insanlığı, kurtarmak niyetinde ve derdinde değilim. Bakma, bencil de değilimdir. Yaptıklarımın ve dahi yapmadıklarımın tüm mesuliyetini sırtlanırım da üstelik. Korktuğuma da bakma, yeterlilik kipinin olumsuz çekiminden hepsi. Hepsi sadece -e-me-mek-ten.
Ben sevmekten vazgeçtim diye sen de mi vazgeçtin beni sevmekten Tanrım? Oysaki ne yaparsam yapayım ya da ne yapmazsam yapmamış olayım beni sevdiğini sanırdım? Sevmemeye çalışırken bozduğum düzen yüzünden mi kızgınsın bana, ondan mı hiç bakmazsın tarafıma? İçimden söktüğüm sevme yüzünden senden, iyiliklerden, güzelliklerden uzak düştüm diye mi elini uzatmazsın bana? Biliyorum, sen verdin diye biliyorum, ışığın gelir bana bazı bazı. Aydınlatır karanlık uykularımı. Nasıl da sevinirim bilsen! Müjdelediklerine değil; daha çok beni unutmadığına sevinirim. Sanırım şimdilerde beni en çok saçmalığa iten şey, bu sevgiyi hissedemiyor olmak. Sevildiğimi unutmak. Bunun nasıl da her şeyi anlamsızlaştırdığını görüyorum yaz gününde renklerin birden solması gibi. Önceden de acı içindeydim, hüzünden başımı alamazdım; ama böylesi anlamsız değildi içim, bu kadar ölü gözlerle bakmazdım. Ümitsiz de olsa umutlanırdım. Şimdi hissiz ve bomboş içim. Dönüp dönüp bakıyorum içime, belki kırıntıları kalmıştır diye. Ama nafile hep. Ölümün gezdiği ıssızlık içim. Hatırlat bana sevgini. Belki gözlerim kör hislerim gibi. Ama gene de unutma beni.