28 Ocak 2018

I Can Still Hear You Saying You Would Never Break the Chain*

 Ginko'ya,

Aradaki mesafenin bir anlam ifade etmediği bazı kimseler oluyor bazen. Hani yanında olsa da şöyle sıkı sıkı sarılsan ya da başını omzuna yaslayıp ö-öylece ah çeksen veya denize sıfır bir çay bahçesinde güneşi batırsan birlikte, yürürken bile şiir okusan hele, elbette daha güzel. Ama bazen cidden! Yine öyle oldu. Aradaki zaman farkına rağmen aynı anda birbirini düşünüp habersizce aynı şeyleri yapıyor olmak... Canım Ginko'm! (sarı yaprak ♥) Aa yeni kod adını buldum canımcım ;) Madem yazılarımı özledin, bu yazıyı sana ithaf edeceğimmmm nım nım nımmm lâ lâ lâ lââ, lâl-lâl lââ... ♪ ♫ ♩ ♬

⋆⋆⋆
Günlük yaşamda canımı sıkan şeylerin en başında, kendi kendime konuşma özgürlüğümün kısıtlanıyor olması geliyor. Adım deliye çıkacak diye kendi kendime konuşamaz, komiklikler, şakalar yapamaz duruma geldim. Frekansların el ele tutuşup Meksika dalgası yapamadığı ortamlarda olmak üzücü. Canımı sıkan ikinci şeyse yürüyüş yapamıyor olmak. Hem çok soğuk hem de çok karanlık. Kendimi bir deniz kenarına ya da üşümez veya üşenmezsem bir vapur sefasına çıkaracağım. İyotsuzluk başıma vurdu! (Bu cümlenin sonuna bir "ayol" gidermiş gibi geldi, hiş sevmem:) (dün, kendimi, kendini sahile vurup intihar eden balinalar gibi sahile vurdum, tek farkla; yaşayabilmek için.)

Hani bir şey var ya çok istediğim; o şey olursa çılgın sevineceğim. Başta... Sonrasında zırıl zırıl ağlarken bulmak istemiyorum kendimi. Dilerim ki o şey olursa sonrası da güzel olsun. Bence ben yeterince üzüldüm, bundan sonrası için kolaylıklar ve güzellikler diliyorum kendime. Canım kendim! :) Bugün sahilde dalgalarla ayak izi silmece oyunu oynarken bunu düşündüm hep. Bir-iki hafta deniz, sahil görmesem depresyona giren mızıl mızıl mızıldanan biri olarak, bilmiyorum... Pfff... Ne iseeee... İ Yİ DÜ ŞÜ NE LİMMM!
  
⋆⋆⋆
Geçen gün ne için olduğunu hatırlayamadığım bir şey/mesele için zihnimde bir çevrim/döngü imgesi belirmişti. Şu an başka bir şey için aynı imge beliriyor. Başka olduğunu nerden mi biliyorum diğerini hatırlamazken? Çünkü bu mesele gündeme yeni geldi, öncesi yoktu, ordan. Bazen ne düşünüyorum biliyor musun; her gün aynı şeyleri yaşıyormuşuz gibi. Her gün aynı şeyleri yaşıyor ve unutuyormuşuz gibi. Olan şeyler birebir aynı şekilde olmasa da gene olmaya devam ediyor. Olmayanlar da olamadıkları noktalardan olmamaya... Geçtiğimiz hafta resmin dışına çıkıp şöyle bir tabloya baktığımda gördüğüm tek şey aynılık ve işte, o çevrim. Hatta bir yerlere karalayabildim mi bilmiyorum; ama şöyle cümleler yazılmıştı zihnimin kağıtlarına: Çevrim devam ederken hiçbir şey yapmaz da sadece izlersen eğer; gene aynı şeylerin, ve belki de aynı şekilde, olması kaçınılmaz olacaktır. Önemli nokta burada işte! Hayır hayır bir şeyler yapmak gerekliliği değil; önemli olan. Bunu herkes bilir. Önemli olan ne yapman gerektiğini bilmektir. Bu da sanırım kimseye vahiy, ilham yoluyla gelmiyor. Yanıla yanıla öğreniyor insanlar. Sevgili Ursula bir romanında, bir karakterine şöyle bir söz söyletmişti: "Geleceğini bilmek ister misin?" diye sormuştu bilge. "Neyi yapmamın doğru olacağını öğrenmek isterim, yapacağım şeyin ne getireceğini değil." diye yanıtlamıştı kahraman. (hayranlık duyduğum süper güçlerden biridir; alıntı yapmak. bende yok o süper güçten.) Bu söz o kadar büyük bilgelik içeriyor ki bana göre... O ân için yaptıkların doğru olabilir; fakat zaman sonraki getirileri değişkendir. Şanslıysan iyiliklerle; değilsen kötülüklerle yüzleşirsin. Çevrime dönecek olursak, bir şeyler yapmak elbette ki hiçbir şey yapmadan öylece izlemekten iyidir. Bir de yaptığın hamlelerin doğru olduğunu düşünsene... Ne şahane! Ama gene de şöyle düşünmeden edemiyorum: Temelde iki unsur var: Olmak ve olmamak. Yani bunlar yazgılı. Olmaya yazgılı bir çevrimde tüm uğraşların, bir şeylerin istediğin şekilde olması ya da daha iyi, en iyi olması üzerinedir. Buradaki önemli nokta verileri yakalayabilmektir. Yani tam da istediğin gibi olmadı diye tüm sistemi "olmayan" olarak nitelemeden, minik oluşları yakalayabilmek ve çevrim devam ederken farklı sonuçlar almak için bir şeyler yapmaya devam etmektir mühim olan. Olmamaya yazgılı çevrimde ise; bir şey üzerine olan tüm uğraşlar, te en başından beri olmamakla sonuçlanmış ve sonuçlanmaya devam etmiştir ve gene ne kadar uğraşırsan uğraş olmayacaktır. Bu çevrimi diğerinden ayıran en önemli nokta; döngü devam ederken daima aynı şekilde yaklaşmaktır mesele ve durumlara. Aslında bir şeyi olmamaya yazgılı kılmak sendedir diyebiliriz; bir bakıma. Bunda da iki faktör devreye giriyor sanırım: İstemek (yeterince) ve yeti/kapasite. Bunların ikisi ya da en azından biri olmayınca, çevrim "olmamaya yazgılıya" dönüveriyor. 
Şimdi bu çok bilmişliklerimi alıp önüme, düşüneceğim kendim de. Öyle ahkam kesmek kolay. (Oh Darling! Hani susturacaktın beni bir bir keserken ahkamları!) Düşüncelerin temeli yok belki, belki hepsi birbirini baltalıyor kökten? Ya da çok saçmalar? U mu rum da değil, ben kurtuldum şimdi sizler düşününüzzz :) Lâ lâ lâl lâl lââ ♪ ♫ ♩ ♬
 
Fleetwood Mac - The Chain

22 Ocak 2018

Sevgili Hiçkimse,

Hayatın bir aradalığına ve aynı zamanda ayrı ayrılığına dair birtakım klişe sözler edip çekileceğim. Bu süre zarfında milyar yıllık yerküre tarihinde, en az milyon kez sarf edilmiş bazı düşünceleri dile getireceğim. Ve inan ki sırf bu seferlik bundan hicap duymayacak ya da bunu kendime dert edinmeyeceğim. 

Hayat çok... ? Ne? 

Bir gün önceydi, sevinçten çalıp oynuyorduk. Sevinçli bir başlangıca tanık olduk. Ve bir gün sonrasında hayatın anlamsızlığı ve yaşamın içindeki her şeyin nafileliğini tekrar hatırladık. 

Sabah, 9:30 civarı, uyandığımda yorgun olduğumu ya da uykudayken bile yorulduğumu fark ettim ve kendime şöyle dedim içimden: Bugün yataktan hiç çıkmayacağım, başladığım kitabı okuyup bitireceğim. Sonra bir bakış geldi, eskilerden tanıdığım bir bakış. Annemin gözleri, en son dedem vefat ettiğinde böyle bakmıştı. Anladım, zaten kötü haber de tez canlıydı.

Sonra kendimi koştururken buldum caddede. Yağmur çiseliyordu; yok hayır, baya baya yağıyordu; ama umrumda değildi. Sonra değneklerle yürümeye çalışan bir bacağı kesik bir adam gördüm önümde. "Herkesin bir imtihanı var bu hayatta." klişesini yapıştırdı nöronlarım hemen. Sonra fark ettim! Bir ışıma olmuş olacak zihnimde, bir aydınlanma. Adamcağıza ayıp olur mu acaba, üzülür mü diye düşüne düşüne yanından hızlı hızlı yürür geçerken bir yandan da kendi imtihanımı düşündüm; ayrıca, acaba başka neler vardı da ben kaçını fark edebilmişimdiri. Değnekli adamı bir kaldırım geride bıraktığımda da imtihanımı kabul ettim. Ve müstakbel yenilgilerimi, ve ve boşa gidecek uğraşlarımı! Hepsini kabul ettim. Ve onlarla karşılaştığımda mümkün olduğunca sakin olmayı kendime tembihledim. Neden diye sormamayı, her zaman. 

Akşam oldu. Öğrendim ki... Ne önemi var? Ölen öldü. İçim en çok şurda parçalandı: Hastanedesin; ama senin için hiçbir şey yapılamayacağını biliyorsun. Ve birkaç aylık da değil, sayılı saatlerinin kaldığını bilip... 

Sevgili Hiçkimse! Ölmeyi istemezken ölmek, ve apansız bir şekilde seni çağıran ölümü beklemek... Ne söylesen eksik, ne söylesen yarım, ne söylesen daha söylenmemiş sözler kalacak... Belki de sırf bu duygu yüzünden ölmek istiyorum ve isteyeceğim ben. Yaşama bağlanıp tutkun olmadan ölüme de kara sevdalı olmadan varolabilmek; becermeye çalıştığım. Anlıyor musun? Anlamıyorsan da anlıyormuş gibi yap ne olur. 

Çocukken çok takılırdı bize. Çok gıcık etmişliği vardı beni; ama gene de şahsına bir gıcıklığım yoktu, aksine severdim bu takılmalarını. Esprili biriydi. Onunla konuşurken sadece konuşmak yetmezdi, zekanı da işletmeliydin. Havaalanından bizi almaya gelmişti bir keresinde külüstür arabasıyla. Yazdı. Orası içinse çok sıcak sayılabilecek bir sıcak vardı. Böyle de minik bir anı. Dahası yok. Üzülmekler boşuna. Giden gitti; kalanlar sağ olsun. Öyle işte Hiçkimse, gidenlerin aklında kalanlar, yapamadıkları, hayalleri, evham ve keşkeleri yağacak üstümüze yağmur gibi. 

Susmak istemiyorum Hiçkimse.

18 Ocak 2018

Hatrına

Canım 18.01.18 !

Nasıl da güzel, bol sekizli bir tarihsin sen! Nasıl da sevdim seni ama! :)
Sana özel bir kayıt olsun istedim, kişisel tarih atlasımda.


5 Ocak 2018

Dear My Dear

Merhaba Ocak,

Daha 5 gün olmuş. Lakin ben sıkıldım bile senden. 

Bu akşam yolda yürürken gökte parlak yıldızı gördüm. Ve birden aklıma biri düştü. Ve onun da o anda göğe bakıp o yıldızı görmüş olabileceğini ve beni anmış olabileceğini düşündüm bir ah ile. Hadi hadi, romantiklik yapmayayım; aynı anda olmasa da değişik zamanlarda da olsa, aynı yıldızı görünce birbirimizi düşünmüşüz gibi düşünmek istedim. 

Eve geldim, yeşil çay için kupaları hazırlarken birden bir şarkı düştü; önce zihnime sonra gönlüme. Memleket mi yıldızlar mı gençliğim mi daha uzak? Ilık ılık aktı şarkı dilimden. Bazen böyle birdenbire bir şarkı, tsm ya da türkü dökülüverir, söyleyiveririm, hem de pek güzel. Hatta; "Aaa ben bu şarkıyı biliyor muymuşum?" diye de şaşırıveririm. 5 dakika sonra da hangi şarkıyı söylediğimi hatırlayamam. Geriye sadece tatlı bir seda kalır kulağımda, gönlümde. Böyle ansızın gelen güzelliklerin hastasıyım. İşte gene öyle olmuştu; tek farkla, şarkıyı hatırladım bu sefer, yıldızdan sebep olacak.

Söze değil öze bak,  dear my Dear!

31 Aralık 2017

2017 Z Raporu


​15.12.17

Aklıma geldi geçenlerde, benim yıl sonu Z raporlarım vardı, niye yapmıyorum dedim. Birkaç gündür ne yazacağım ki, diye düşünüyorum. O listeleri bir oturuşta, yaz günü bir dikişte su içer gibi yazabildiğimi hatırlıyorum. Ama şimdi, düşünüyorum: Ne yazsam ki? Gerçekten ezberlerimin bozulduğu, doğrularımın karışıp değiştiği 2 sene oldu benim için. 2018'de de olmasını beklediğim bir şeyler var mı, bilmiyorum. Düşünelim...
  • Genel olarak kabullendim, ölmüyoruz. Birgün öleceğimizi bilen ölümsüzleriz aslında. Ölmediğimiz gibi yaşama dair şeylerden de sıyrılamıyoruz. İstemekten, öğrenmekten, arzu etmekten, üzülmek ve sevinmeklerden kendimizi alamıyoruz. 
  • Kışın korularda dolaşmayı seviyorum. Fırtınada, karda, soğukta orada öyle yapraksız, ölü gibi ve sanki bir daha hiç yeşermeyecek, çiçek veremeyecekmiş gibi durup da nasıl da baharın geldiğini anlayıp yaşamaklanıyor hepsi... İnsanın kendini, kışın ortasında yaprakları dökülmüş kara gömülmüş bir ağaç gibi hissettiği dönemler olabiliyormuş; kendimde gördüm. Öyle bir zamanımda bile içimde usul usul kıpırdanıp baharı bekleyen yaşamaklar varmış. İnsan en çok buna şaşıyor cancağızım. Bunu fark ettim önce. Sonra da kabul ettim: Ne yaparsan yap içindeki yaşamak'ı öldüremezsin.

22.12.17

  • 2017'den kendime çıkaracağım notlar yok sanırsam, "Şöyle yaptın bak bir daha bunu yapma." diyebileceğim. Yeni yılda "yapsam/olsa iyi olacak"lar var galiba. Başarabilirsem yüzsüz olmak istiyorum 2018'de. Geçenlerde pek sevgili dostum ZU (tam burada canımcım mesaj attı. Evet, hâlâ mesajlaşan insanlar var, bizler varız! :) Siz Mösyö, gönül bağlarına inanmaz mısınız?) ZU diyordum, iyi insan olmakla ilgili şeylerin yazılı olduğu bir şey paylaşmıştı. Onların hiçbiri gerçek hayatta insana mutluluk getirmeyen davranış ve düşüncelerdi. Gerçek hayatta iyilik = mutsuzluk çünkü. Ben iyi oldukça mutsuz oldum çünkü. Bencilce mutlu olmak için vazgeçmiyorum iyilikten. Kötülük yapanlara izin vermemek için kötü olmak gerekiyorsa kötü olacağım diyorum. Sırf kaşınanı kaşımak için, paşa gönlüm de isterse tabii, kötülere müsaade etmeyeceğim, başarabildiğim sürece. Gene mutlu olmayacağım belki; ama "en azından izin vermedim" diyebileceğim.
  • Kendimi pazarlamayı öğreneceğim. Evet, tam olarak pa zar la mak! Hayatımın en büyük ve en unutulmaz azarını, 25 yaşımda işitmiştim, yüksek lisanstaki danışman hocamdan. "Başarını, yeteneğini görmüyor musun sen, bu tezi sen yazmadın mı, niye böyle yapıyorsun, niye kendini pazarlayamıyorsun!" (aynen bu kelime ile) deyip azarlamıştı beni. Adam haklı. Bunu yapabilmeyi isterim 2018'de.
  • İstemekleri azaltmak istiyorum 2018'de. İnsan denilenin özgür olamayacağını kabul edip özgürlük hayallerinden vazgeçmek istiyorum.
  • Bir de... Sevmenin incelikli bir şey olduğunu duyurmak istiyorum fısıltılarımla.
  • Spora başlayabilirim. Üşenmesem de yüzmeye gitsem mesela.
  • Kısacık, kıpkısacık kestirdiğim saçlarımın şelale olup omzumdan akmasını isteyebilirim 2018'de.
  • 2018 sonuna doğru olacak ama, inşallah gene atlamazsam, felsefe okumak istiyorum.
  • Hiç umudum yok; ama yeniden de sevebilirizzz, 2018'de.

23.12.17

  • Yeni yılda âşık olmak istiyorum. Bak bunu dediğime kendim bile şaşırdım. Nasıl da değişiyor ruh halim. Birilerinin beni buna inandırması gerek. Birilerinin beni, benim de mutlu olabileceğime ikna etmesi gerek. Ben mutlu olma yetimi yitirdim çünkü. Gerçekten.
  • Bir şeylere karşı tutkulu olmak istiyorum 2018'de. Arzu ettiklerim var. Onlara ortak çıkınca dayanamıyorum. Belki de bir tek bu konuda savaşçı değilim. Nefes aldıkça yakıcı bir şey bu arzu. Yanmamak için uzaklaşıyorum ben.

27.12.2017

  • Bu sene sonunda bir ihtimal doğdu. Kendimi bu şehirden başka bir yerde bulabilirim seneye. Bu bir belkidir; ama gene de ilk duyduğumda çok sevindim. Bir Evropa şehri değil bu. Ama gene de ve niyeyse, sevindim. Belki seneye özgür bir insan olabilirim, ne dersin? Kendime ait bir yaşamım olur belki. Belki sade ve sadelikten ölmeyecek bir evim de.
  • Takıntı yaptığım meseleler var. Misal gerçeklik kavramı, misal iyilik ve iyiliğin kime dairliği, özgür olma, yaşama tutunma, yaşamaya anlam bulma, sıradanlığın olağanüstülüğünü yaşama ve yaşatma, sevme ve sevilmeler, değişmek, hissetmek ve hayal etmekler... Tüm bunları yeni yılda çözebilmiş olmayı isterdim şimdi, şayet bir nebze daha aptal olsaydım.

28.12.17

  • 2018'de âşık olmak istediğimi söylemiş miydim? Vallahi de artık sevilmek istiyorum. İzin vereceğim insanlara.

  • Biliyor musun canımcım, sevmeklerim bitmiyor! Yaaaa n'aber! Bak mesela pazartesi günü, pat diye telefon geldi yıllardır görüşmediğim dostumdan. Sanki dün konuşmayı bırakmışız da konuşuyormuşuz gibi oldu. Çünkü ben hiçbir zaman bırakmadım onu sevmeyi. Sık sık rüyâlarıma da girer zaten. O akşam nasıl sevindim anlatamam. Böyle bir sevinç yaşamamıştım ne zamandır. Eski dostlarla görüşmeye mi başlasam mesela 2018'de? :)
  • Canım sevgili dostum beni zor bulduğunu söyledi. Hiçbir sosyal medyayı kullanmıyorum zira. Çünkü neden kullanayım :) 2018'de bir çılgınlık yapıp instagram mı açayım n'apayım? =)

30. 12.17 

Sevgili Aralık,

Çok üzdüğün, yıkıp mahvettiğin günler de oldu; ama son günlerini güzel yaşatıyorsun hani... Ağlaya ağlaya Arnavut kaldırımlı Bayır sokaktan inip lodoslu denize karşı saatlerce oturduğumu unutmadım henüz. Ama güzel hatırlayacağım sanırım seni. Güzel kapattın seneyi. İçimden "Dur, daha yarın var!" diyen sesi duymayacağım.

  • Özlüyorum. Keşke artık bu özlemekler bitse. Bitse... Özleye özleye içim özlemekler şehri oldu. 2018'de kimseyi sızım sızım özlemeyeyim. Kimi canım çekiyorsa gidip sarılayım, kimseyi özleyecek mesafelerim olmasın. Kollarımı iki yana açıp gözlerim kapalı, kendi etrafımda dönsem dönsem ve dönsem de, sonra kendimi bıraksam hiç düşünmeden, düşmek nasip olmasa mesela.
  • 2018'de resmen görümce olsam mesela! :p Canımcım mutlu olsa! :)

31.12.17
  • Dün sevgili dostum İ, "Bu yaşamın bir anahtarı var, o da istemek." dedi. Gerçekten haklı. Lakin artık ezber ettik değil mi kızçeler: "istemeyi istemediğimiz zamanlar oldu." Bunu sürekli söyledim durdum. Çünkü gerçek, bundan başkası değildi.
  • Böyle söyledikten sonra, hemen aklıma geldi: Ağzımdan doğrudan başka bir şey çıkmıyor, sözlerimde o ânın doğrularından başka bir şey olmuyor genelde. 2018'de yalan söyleyebiliyor olmayı diliyorum. Lannn! Bir insan niye bunu dilesin! :) Ama öyle... Doğruları konuşmak kazandırmıyor. Tamam tamam, böyle değil aslında. Yalan değil istediğim. Söylenmesi gerekeni söylemek istiyorum, yani doğrular yerine söylenmesi gerekenleri söyleyebilmek. Söylenmesi gerekeni bilmediğimden mi sanki? Değil. Üzücü, zor, kötü de olsa doğruların bilinmesi gerektiğini düşündüğüm için. Bundan vazgeçebilmeliyim.
  • Boş konuşmayı öğrenmeliyim. Ciddiyim. Bunu hiç; ama hiç beceremiyorum. İletişim kavramımı gözden geçirip "gereksiz konuşmaların aslında (!) çok da saçma olmadığını" kendime öğretmeliyim. İnsanların başkalarına anlatmak ya da göstermek için yaşadığı bir dönemdeyiz. Böyle bir şey yapabilir miyim bilmiyorum; ama boş konuşmalar için anlatacak birkaç uğraş bulabilirim belki? Çünkü benimkiler olmaz gibi... (Ne anlatayım şimdi? Geçenlerde bir turkuaz renk yapmışım, maviyle yeşili öyle bir karıştırdım öyle bir renk çıktı ki ortaya aklın durur mu? Geçenlerde öyle bir yürüdüm ki? Geçenlerde okuduğum kitabın dili? İzlediğim oyunda? Eee de, onlara ne ki bunlardan?) Boş konuşabilme yeteneğinden istiyorum, özetle. 
  • Kasımdaydı doğum günü dostumun, kutlamadım. (Bilerek kutlamadığım doğum günlerinden biri daha) Üzüldüm, özledim çokça. Şöyle bir şey yazmışım. (Bu minicik yazı birçok kimse içindi aslında.) Ve bundan bir süre sonra bana ulaştı. Çok uğraşmış, herkese sormuş numaramı. Bulamamış. Eski eşyalarını, yıllıkları, arşivleri karıştırmış. Sanki çağırdım onu ve geldi, beni buldu gibi. Gönülden gönüle bir yol vardır; görülmez! Demek ki gerçekten bazı şeyler karşılıklı olduğunda canlanabiliyormuş. Ama arkadaşlar iyidir! :)
  •  "Her şeyin bir zamanı var." Zamanı gelip olan ya da zamanı denk düşen şeyleri gördüğümde, bu sözü söylemekten kendimi alamıyorum. İ ile buluşmamız da onlardan biri. Bana unutmaya çabaladığım şeyleri hatırlatıyor gibiydi. İstemekten çekinme, özgürlüğünden vazgeçme, sadece bir kere yaşıyoruz kendi hayatından vazgeçme dedi durdu bana. Zor dönemlerden geçtim. İstemeyi, yaşamayı istemediğim, her şeyden vazgeçtiğim dönemlerden, karanlık yaz günlerinden çıkabildim çok şükür. Şu son birkaç aydır da mücadeleden, özgürlüğümden vazgeçmiş, içimde neşeyi duymadan yaşayıp gidiyordum. Elbette ki bu bir lüks benim için. Mutsuz olmadığım her gün benim için lüks çünkü. Ya da mutsuzluklarımı birbirine tercih etmediğim her gün, lüks. Ve şimdi İ geldi ve bana mücadele etmekten vazgeçme dedi. Özgürlüğünü bırakma dedi. Yeni yılda denge kurabilmek istiyorum hayatımda. Denge istiyorum. 
  • Şimdilik böyle bitirreceğim bu raporu. Akşama kadar belki yenilerini de eklerim, bilmiyorum.  Madem ki mesele istemeye geldi. Ve madem ki yüzsüz olmak istiyorum dedik, başlayalım. 2018'de istiyorum: Aşık olmak, gezmek, neşelenmek, şarkılar söylemek, yüzmek, bol güneşli günler görmek, bolca dondurma yemek, yeni arkadaşlar edinmek, yeni yerler görmek, yeni yerlerin müdavimi ya da yerlisi olmak, sevmek, çok sevmek, çokça sevilmek, inanmak, yeni insanlarla aile olmak, başarılara sevinmek, mutluluklara ağlamak, bolca kitap okuyabilmek, dengeyi ve huzuru bulabilmek, yeni şiirler keşfetmek, günleri neşe ile geçirmek, hadi ulan mutlu olmak, bol zamlı ya da maaşlı iş ve kariyer edinmek, arkadaşlarla daha çok görüşmek, daha sağlıklı olmak, sevdiklerimle ve sevdiklerimin sevdikleriyle daha mutlu olmak, dilek ve dualarımın kabul olmasını, yeni hayaller kurabilmek, yeni heyecanlar duyabilmek, gülmekten kendimi alamamak istiyorum mademsi... :)  (Yüzsüzlükte zorlanmayacağım sanırım;)
  • Uğurlar olsun! 

11 Aralık 2017

Bitse de Gitsek

Selam Aralık!

Biliyor musun, davetsiz gelip de gece yarısına kadar oturan misafir gibisin canımcım. Bi' git artık! Vallahi bi' bitmedi şu sene... Hiç unutmuyorum, 2017'nin ilk dakikasının saniyelerinde içimde güzel şeylere dair umutlar kıpırdanmıştı. Hiç unutmadım; çünkü o sıra hayatımda hiçbir şeye dair umut besleyemez bir haldeydim. Hiçbir şey hissedemiyordum. Vallahi o an çok şaşırmış ve sevinmiştim. Allah'ım umut ettim! Ve tabii ki çok geçmedi, tüm güzellikler 2017'nin ilk saatinde fos oldu. Eee bu işler hep böyledir... Hep böyledir de anam babam, ulan biraz müsaade etseydiniz be! = Hep böyledir de canımcım, az bi' müsaade etseydiniz... (ikincisi benim üslubum, ilki ağzı bozuk Leia'nın:)

Sanki yıl bitse ne olacak heh! Laf işte. Canım sıkılıyor anlasana. Şu an çok sıkıcı bir iş yapıyorum pc başında. O bitene değin şurda iki lafın canına okuyayım dedim. Ee tabii Aralıkçım senin de...

19 Kasım 2017

Ölüm Kadar

 

Oh Darling!

Şu an bir pazar bunalımının ta içinden yazıyorum sana. Hava soğuk, gri ve kapalı. Morali toparlamak için yardımcı hiçbir ögemiz yok yani. Belki biraz güneş olsaydı, biraz deniz kenarına inip terapi yapabilirdik; ama heyhat! Hiç yok. (Sanki biraz yok, çok yok, aşırı yok diye kavramlar varmış gibi, bizdeki bu "hiç yok" söylemine hastayım:) 

Belki biraz da... Sıradan olan pazar bunalımına duyduğum bir rüyâ da katkı sağlamış (!) olabilir. Benimle ilgili bir rüyâda sadece siyahlar görmüş biri. Siyah kazaklar, elbiseler, siyah ve siyah ve her yer, şey siyahmış. Kafamın içinde şu ses yankılandı: Benim bir geleceğim yok! İşte o andan itibaren pazar bunalımı gitti, yerine genel varoluşsal bunalımım geldi. Ki en korktuğum. İnsan kendinden korkar mı Oh Darlingcim? Ben kendimden korkuyorum. Kendime, sevdiğim ve incinmesini istemediğim birine gösterdiğim anlayışı ve inceliği ve nezaketi göstermeye çalışıyorum. Çalışıyorum elbet. Güneşli günlerde kendimi olabildiğince güneşe seriyorum. Akşamları yürüyüşe çıkarıyorum vesaire. Ve böyle zamanlarda yanımıza kimseyi almıyorum özellikle. Çünkü kimse buna iyi gelemiyor. 

Hayal kuramadığımı ve yaşayamaz olduğumu sanıyordum. Eskisi gibi değilmişim. Mesele içimdeki cevheri çıkarabilmekte imiş. Bu sabah yatağı toplarken kendimi bir enstrümana benzettim. (Al işte sana, "Her sabah yatağımızı neden toplamalıyız?" için güzel bir neden: Varoluşsal düşünümlere girizgah yapabilmekiçin?:) Sadece çalmayı bilenler müziğimi duyuyor. Bir de kulağı iyi olanlar. Hani şu hangi enstrümanı eline alsa iki kurcalamayla çalabilir hale gelebilen aşırı yetenekliler. Diğerlerinin duyduğu birkaç melodi, en fazla. 

Biliyor musun Oh Darlingcim, biri bana "Senin ölmen gerekiyor aslında!" dedi. Nasıl yani, ama nasıl? Ve, neden? Bunu sorarken nasıl neşelendiğimi anlatamam sana! "Ölmen gerekiyormuş da Azrail seni unutmuş ve öylesine yaşamaya devam ediyor gibisin. Mezarlıkta kahkaha atabilecek kadar ölümü umursamıyorsun ve yaşam dolusun aslında." Hayatımda benim için söylenmiş sözler arasında, en çok "benim" deyip öz'leyebileceğim sözler bunlar. (Hatırlamak bile siyahların içine aydınlık düşürdü bir nebze.)

*
Ölüm Kadar

Kadın, bizim birbirimize ihtiyacımız var, dedi. 
Sana ölüm kadar ihtiyacım var, dedi adam.
Sana safra taşı kadar, beyin kanseri kadar ihtiyacım var!
Ve kadını terk etti.
Akşam oldu ve geri döndü adam.
Kendini kadının kucağında ağlarken buldu.
 
"Sana ölüm kadar ihtiyacım var."
Bu sözün ne kadar ve nasıl ihtiyaç olduğunu,
Tesirini ve sihrini bilmiyordu adam.


*

"Kalbim ellerim kadar küçük değil." adlı çalışmamız. 


 

*

30 Ekim 2017

Kenarda Köşede Kalmış Şarkılar #4

Selamlar! 

Ekim ayını görmezden gelecektim; amma 29 Ekim'de ve sonrasında sanki yeni bir ay başlamış gibi hissettim, hissediyorum. Ekim, bi' çekil aradan! 


'98 ~ İhanet 

Bu albümde Ayrılık da Sevdaya Dahil, Issız Kaldım, Yalnızlığım gibi efsane şarkılar var. Vedat Sakman şarkılarını, müziğini seviyorum. Da... Bu şarkı tam benim kafada! Çok seviyorum böyle işittirmeli şarkıları :)  


Zuhal Olcay ~ Yani Yani 




Bir de Güvercin isimli şarkı var, sözleri Ferhan Şansoy'a ait. O da pek şahane, parmak şıklatmalı bir şarkı =) 

Zuhal Olcay ~ Güvercin


24 Eylül 2017

Destino




23:23

Güzel bir yazı olacak sanırım bu. Zaten beni heyecanlandıran bir şeyden bahsedeceğim. Aslında sadece heyecan da değil. Aklımı başımdan alan bir şey de bu üstelik. (Hayır aşk meşk yok meselede. Aslında var sayılır da... Yani beni heyecanlandıran kısım tam olarak o değil.) Şöyle ki, ya ortaokuldaydım ya da ilkokul 4-5 falan hatırlamıyorum, bir akşam tivide bir filme denk gelmiştim. Tam hatırlamıyorum. Aslına bakacak olursak hiç hatırlamıyorum. Sadece filmdeki esas kızımız kaderindeki kişiyi ya da onun deyimiyle diğer yarısını bulmak için ani bir kararla uçağa atlayıp bir arkadaşıyla Paris'e gidiyordu. Akşam sokaklarda gezerken sevdiği adama mı rastlıyordu, yoksa tam kavuşuyorlar mıydı derken... Gerisi yok bende. Devamını niye izlemediğimi bilmiyorum. Belki de tam o kısımda reklam girdi, sonra başka bir kanala geçildi, gitti öyle, bilmiyorum. Filmin ismini de öğrenememiştim üstelik. O film, zaman zaman aklıma gelirdi silik bir hatıra olarak. Bir türlü de bulamamıştım ki tekrar izleyeyim. Neyseler efem, ben geçtiğimiz pazar gecesi, gene tivide 95654476. kez Sherlock Holmes izliyordum. Sonra oyuncuların diğer filmlerine de bakayım da izlemediğim varsa liste yapayım da canım sıkıldıkça izlerim diye düşündüm. Öyle öyle benim çocukken yarım yamalak izleyip de unutamadığım o filme denk geldim. Saat 01 falandı. Açtım izledim, ama nasıl bir heyecanlandım anlatamam! Çocukluğundan kalma birisine rastlamak gibi, eski bir oyuncağını bulmak gibi anlıyor musun, hımm? 

Genelden özele gideceğim. Öncelikle esas kızın kıyafetlerine aşık oldum. Hele o kırmızı elbisesi, boynuna bağladığı o kırmızı fuları yok muydu... (evet kırmızı seviyor) Sona doğru bir yerde de beyaz bir elbisesi vardı. Allah'ım aşık oldum onlara! Sene '94 ama şu an bile giyilse şık ve zarif. Zamansızlık, canımsın! Bir yerde kırmızı gül klişesi vardı, sanrım onu da görmezden gelmeye çalışacağım filmin hatrı için. Ki belki de o zamanlar bu kadar sıradanlaştırılmamıştı beraber yürüdüğün kıza kırmızı gül almak? Belki bu filmden sonra çok popüler oldu? (hahaa, tamam tamam daha fazla iltimas geçemeyeceğim, bir tek gıcık olduğum şey o kırmızı güldü. He durr! Bir de beyaz takımlı, o kıvırcık saçlı adam. O neydi be öyle ıyy...) Bu yazıyı yazarken açtım ara ara filmi izledim tekrar. (Çok seviyorum, anlıyor musun?) Bana garip gelen bir şeyse, benim filmi Paris'te geçiyor diye hatırlamam. Filmde esas kız Venedik'te arıyor kaderindeki kişiyi. Sonra ver elini Roma, Positano falan... Canım Italy ya... Bu da bana sürpriz olan diğer bir şeydi. En sevdiğim kısmı ise en sona sakladım. En başta esas kızın söylediği şeyler. Düşünüyorum da acaba benim şu yaşıma kadar böyle düşünmemde bu fimin etkisi var mıydı? Yani ben filmin sadece konusunu hatırlıyorum, kaderindeki kişiyi arayan kızı. Acaba onun destino ile ilgili anlattıkları çocuk beni etkilemiş miydi? Sonrasında başka başka yerlerde okuduğum mitolojik şeylere kapılmam falan? Ufff... Bilmiyorum. Ama seneler sonra bu filme denk gelmek... Anlatamıyorum. (abarttığımı düşünme, bak cidden öyle, yani anlatılamaz bir şey bu benim için) Geçtiğimiz pazar gecesi, daha doğrusu sabahın 4'ünde yazacaktım bu yazıyı da sabah uyanamam diye erteledim. Gece yazsaydım sen o zaman gör bendeki coşkuyu :) 



Güzel bir inanış bu, çocuksu; ama güzel. Ve amaa yaşasın çocuksuluk! Addio ! :)

9 Eylül 2017

Konnotasyon

*
Kendimi görmüş gibi oldum bu resmi gördüğümde.

*
Bazı konularda salaklık yapmaktan kendimi alamıyorum. Ama bunu mükemmelliyetçiliğe karşı duruş olarak kabul edip kendime kızmıyorum. 

*
Şu sıralar çağrışımlarla yaşıyorum. Biri bir şey anlatırken hoop bir kelime beni alıp başka başka düşüncelere götürüyor. Anlatan kişi de şaşırıyor. Düşünceler var; her tanesi bir köşeye dağılmış inci kolye gibi. Hani toplasan tek tek, dizsen gene, eski zarifliğini ve ihtişamını bulacak gibi. Ama işte savruk hepsi. Sanki biri zihnimin balkonuna, bayramlarda bayrak asar gibi "Can't talk just evoke" yazmış. Biri konuşurken kafamın içinde alakasız şarkılar çalmaya başlaması da böyle bir şey. 

Aa, şarkı demişken geçenlerde gördüğüm rüyâyı anlatmadığımı fark ettim. Bunun unutulmaması gerek Nesscim. Başları biraz karışık. Bir yaz akşamı tatil yöresi gibi bir yerdeyiz. Bir yerde kalabalık var. O yöne doğru ilerliyoruz yanımda biri ile. Bakıyoruz bir sahne kurulmuş. Orkestra hazırlık yapıyor. Yanımdakine diyorum ki, ayy çıkıp bir şarkı söylememek için kendimi zor tutuyorum, ufff çıksam söylesem mi gerçekten. Sonra yanımdaki dur ben çıkıp söyleyeyim, asıl sanatçı gelmeden, diyor ve kalabalığı yarıp kendini sahneye atıyor. Etraftakiler şaşkın. Dönüp diyorum ki oyuncu ama şarkıcılığı da var, ondan yani. Meğersem yanımdaki Ayça Varlıer imiş. (Oyuncunun şarkı söylediği bilgisine nereden sahip oldum, hiçbir bilgim yok. Hatta hiçbir şarkısını dinlemişliğim de yok... Garip) Ayça şarkısını söylerken (hangi şarkı olduğunu şimdi hatırlayamıyorum) bir bakıyorum sahnenin sağından siyah elbiseli, kısa siyah saçlı, minik bir kadın çıkıp geliyor. SEZEN AKSU! Sezen de şarkıya dahil oluyor ama tonları uyuşmuyor ikisinin. (Hani şarkıcılar der ya orkestraya sol'den gir, la'dan ver diye, o mesele olsa gerek.) Sezen sonra usulca sahneden inip gidiyor. Giderken de benim biraz ötemden geçiyor. Arkasından bağırıyorum Sezen'e: Gitme durrr nee oluurr-sssunn. Sezen bunu duyup bana dönüyor ve "Aah, hiç gider miyim ayol" diyor. (Sezen'in ç'leri bir gariptir ya hiç derken de öyle diyor.) Sahneye tekrar dönüyor ve Ayça ile şarkıya devam ediyorlar. Derken (bitmediii) sahnenin ardında bir ışık yanıyor birden. Ayşegül Aldinç! O da tam ikisinin arasına gelip şarkı öyle söylenmez böyle söylenir cicim, edasıyla şarkıya dahil oluyor. Her üçünün de siyah elbise giymiş olması da ilginç bir detay tabii. Sezen'in bana dönüp de o Minik Serçe edasıyla "Hiç gider miyim ayol" demesini her hatırladığımda neşeleniyorum. Rüyâ gibi rüyâ be! Canım bilinçaltım!

*
Âşık insanlar görüyorum, okuyorum onları, dinliyorum. Ve kendi âşık halimi özlüyorum. Bir de onların bu tavırlarını yani aşkı ifade biçimlerini ya da ne bileyim onların bu âşık hallerini (ya da bir zamanlarki kendi halimi) brownian movement'e benzetiyorum. Bir akışkan içerisinde moleküler boyuttaki rastlantısal hareketler gibi mi aşk? Sanırım öyle. Aşkın tanımı öyle bir şey benim için. Ben böyle düşünürken, aşk-brownian movement falan, birden aklıma brovni kek geldi (diyorum ya çağrışım hastalığına yakalandım diye:) Dedim acabaaa, bu kekin adı da bu brownian movementtan mı geldi? Sonuçta kekin üstünde akışkan bir çikolata var, içinde fındık parçaları falan... Biraz düşündüm. Sonra bir araştırayım dedim. Kek, 1900'lü yılların başında bir han'mfendi tarafından icat olunmuş. İşin ilginç yanı ise brownian movement da o zamanlarda isimlendirilmiş. Temelleri, ilk olarak 1800'lerde Brown soyadlı bir bilimci tarafından atılsa da, bu hareket, 1900'lerin başında Einstein tarafından ele alınarak nedenleriyle açıklanıyor ve ismini Mr. Brown'a ithafen Brownian Movement koyuyorlar.  Bu ikisi arasında bir bağ olup olamayacağını düşündüm çok. Belki işin içine Einstein girince mesele popülerleşmiş ve de brownian movement böyle çok duyulur bir şey olmuştur da pastacı teyzemiz de kekine bu ismi vermiştir? :) Olamaz mı? Olabilir. :) Tabii ben böyle düşünürken birden bir şimşek çaktı kafamda: Ulan ne kafa patlattın be, kek kahverengi diye ismi brovni olmasın! :) Aaaahhh hayııırrrrr!!!! :)
*Yvan Favre


6 Eylül 2017

Kenarda Köşede Kalmış Şarkılar #3



'94 - Tarkan - Biz Nereye 

Bu albümde, Aacayipsin, karavana şarkı yok, hepsi şahane. Ama bu pek bilinmeyeni. Tarkancığımın her tarzı icra edebileceğinin göstergesi adeta. Canımcım ne söylese dinlerim. İddia ediyorum, arabesk söylerse yer yerinden oynar! Biz de kendimizi façalarken falan bulabiliriz (abarttı). Müzik kanallarında hiç tanımadığım tipler görüyorum, şarkıcılla-mış. Kendimi Tarkan güzellemesi yaparken buluyorum sonrasında. Çatallayan çatlayan sesine kurban! (coştu). Neyse efem, daha fazla kendimi kaybetmeden şu şarkının değerini bilirr MİSİNİZZ LÜTfn ! (tamam sakinim:) 

14 Ağustos 2017

Şahane Bir Bahane (Yanıp Sönen)


Yatmak için odama çıktım. Işığı yakmazdan evvelki o üç saniyede, gözüme yansıyan ya da yanılsayan ışıkları ateşböceği sandım. Işığı açmıştım üç saniye sonra. Ve tekrar kapattım. Gözlerimle odanın karanlığında dolaştım. Yanılsamaydı, yoktu... Keşke gerçek olsaydı! Mucize addederdim kendime. Ness derdim, bak mutlu olmak için şahane bir bahane!

Mayıs veya hazirandı, pikniğe gitmiştik elma bahçesine. Güneşin yeni yeni battığı, yerini akşama istemeye istemeye bıraktığı alaca zamanlardı. Kilimdir, minderdir, plastik toptur, sepettir arabaya yerleştiriliyordu birer birer, karınca gibi. Herkes cüssesine göre bir şeyi arabanın bagajına yerleştirmek üzere babaya, amcaya artık alfa erkek kimse, ona götürüyordu. 

Alaca saatler bir başka güzel olur. Akşamdır, ama değildir de. Ve sen o saatte dışardasındır. Ve dahası doğanın içindesindir. Ağaçlar, otlar, varsa tarlalar bir başka görünür gözüne, sanki sihirli gibidir. Çocukluk bir başka diyar! Ve evet işte! Orada yanıp sönen bir şey var! Ve ve burada da! Al işte gene! Yıldızlar yanına gelmiş gibi. Yıldızlarla dans edermiş gibi! 

Çok seneler var, ben ateşböceği görmedim daha...

Persoid meteorlara da selam olsun!

13 Ağustos 2017

Never Mind

Stephanie Chaves

Şimdi, seni biraz tanımıyor olsaydım; sendeki bu vazgeçmezlik gibi görünen şeyin vefa olduğunu; hatta biraz daha şuur kaybı ile, sevgi falan olduğunu düşünürdüm. Huh! Neyse ki seni tanıyorum. Sendeki bu hâl sadece umursamazlık. Ve biliyor musun, bu, işimi nasıl da kolaylaştırıyor! (22:22)

7 Ağustos 2017

Kenarda Köşede Kalmış Şarkılar #2



"Bir 10 sene daha yaşasaydı..." diye umarsızca birileri için hayıflandığınız olur mu sizin de? Benim cephemde iki kişi var bildiğim. Biri Mustafa Kemal, diğeri de Barış Manço. Her ikisi de birer 10 yıl daha fazla yaşasaydı, temsil ettikleri hiçbir şey bugünkü gibi olmayacaktı. Nedense böyle düşünerek hayıflanıyorum. 

Evvet efenim, canım çok; amma bak; çook konuşmak istiyor. Temmuzun ortasından beri kanalize olduğum bir meseleyle hâlâ cebelleşiyorum. Ve işin kötü tarafı mesele iyice Ali Cengiz oyununa döndü. Neyseler efenim, buna da neyseler...

Kenarda kıyıda kalmış şarkıların elbette güncel versiyonlarını da bulup çıkartacağım. Fakat ondan önce, Nilüfer'den bahsedeceğim biraz. Farkında olmadan sevdiğim ve en çok dinlediğim kişilerden biri Nilüfer. Evet efenim, kendimi ve müzik dinleme profilimi gözden geçirdim ve sonuç: Ben Nilüfer seviyormuşum! Sevdiğin şarkıcılar kim diye sorsalar, sıra Nilüfer'e gelene kadar haklarım biter; ama ben seviyormuşum yahu... Yani çok fazla şarksını, 45liğini dinliyorum. İnsan bazen farkında olmadan da sever a dostlar! 

Nilüfer denilince bir sürü albüm ve haliyle şarkı var. Tarih var be, kuşak kuşak! :)


~ '76 Selam Söyle - Oh Ya ~


Bu şarkıyla vallahi de insanın oh çekesi geliyor. Söyle söyle rahatla, öyle bir şarkı. 
.)


~ '82 Sensiz Olmaz - Sensiz Olmaz ~

Canım benim niye böyle yorumladın ki şarkıyı? Klip de tam bir efso! =)) Allahtan bu şarkıyı coverladı da onu dinliyoruz.  
Teo ile 12 Düet albümünde, en ama, enn ama, ennnn sevdiğim şarkıdır! "E ama, hani bu şarkı kenarda köşede kalmıştı? Bak cover yapılmış?" diye düşünmeyin, 12 Düet albümünde de bu şarkının pek öne çıkmadığını düşünüyorum.




~ '82 Sensiz Olmaz - Ta Uzak Yollardan ~


Bu şarkı da 13 Düet adlı albümde yer aldı 2013 senesinde. ("yer aldı" -di'li geçmiş zaman, hımm... biliyorum diyor.) Ve bence gene, yeteri kadar ilgi göremedi. İstediğim coşkuyu göremedim anlıyorrr musunuzz!!!  ;p 

Bu eski versiyonda şarkının 2:22 anında, birden gelen ve nakarata kadar süren ekstra derdo'luğa da ba yı lı yo rum! .)

Vega ile düet yapılan versiyona da ayrı hastayım. Daha başlarken, müzik insanı "yırmağa gidiyrıım laa" haline sokuyor. Ne bileyim efenim, işte, insanın haykırarak koşası falan geliyor. Sizin gelmedi mi? .)




~ '85 Bir Selam Yeter - Yağmur ~



Tam kendi kendime söylemelik şarkı. Du' ben bunu sözlerini ezberlemeye çalışayım, söylerim arada...



Nilüfer dosyası daha bitmedi, böyle kolay biter mi yahu... Devamı da gelir.



P.S.
*versiyon kelimesine gıcık oldum. Yerine ne? Biçim, hâl? 
*Dikkatimi bir şey çekti, bilog şu an dışarıya kapalı ve ben, siz falan diyorum! =) Canım ben, durmak yok yola devam, aş bendini kendini =)

3 Ağustos 2017

Kenarda Köşede Kalmış Şarkılar #1


~ '81 - Barış Manço - Sözüm Meclisten Dışarı - Bahçede Hanımeli ~

Bu şarkının güzelliği yalın olmasında. 
A capella! 

Ben bu albümde en çok Alla Beni Pulla Beni'yi severim, çalma listemin vazgeçilmezidir. Aynı albümde Şehrazat diye bir şarkı var, hepimizin çok iyi bildiği bir girişi var; fakat ben bunun Barış Abi'ye ait olmasına çılgın sevindim, bilmiyordum! Albüm müziklerinin ölmezliği, şu zamanda bile "Ben varım ulan, buradayım!" demesi de beni benden alan bir şey!

Naftalin kokulu şarkıları bir başka seviyorum. Sanıyorum eski şarkılar, bana kendimi evde hissettiriyor. Belki de çocukluğuma götürüyor da o masum zamanları hatırlatıyor.

Nostaljik dinlemelerin dibine vurduğum bir dönemde (Ki nerden baksan... Bir iki ay kadar öncedir ;) ama öyle serseri savruk dinlerken değil, böyle bilinçli bilinçli dinlerken bazı albümlerde yeterince dikkat çekmemiş bazı süpersonik, efsane şarkıların olduğunu düşündüm. Ve bunları kendime not etmek istedim. Unutmayalım Nesscim, datlım, şekerparem.

(Şekerpare! Çok severiz! Ama ondan değil, bu parfüm var ya zaman geçtikçe, yani yani bilmem kaçıncı notasında biraz daha nessleştikçe greyfurttan şekerleme gibi bir kokuya -şekerli değil bak!- dönüyor ya, sanırım ondan şekerpare;) (Parfüm demişken gene hayıflanmadan edemeyeceğim: Gucci Rush 2! Seni niye üretimden kaldırdılar seev'gi'lim par'fü'müm*!)

Şarkılardan bahsetmek için gelmiştim kokulara daldık. Bazı şarkıların da bir kokusu var, belki de ondan...

Açılışı canımcım ile yapmak istiyorum, devamı da gelecek. Geçen gece terasta rüzgârlanırken sokaktan geçen bir arabada son ses Gülpembe çalıyordu. 5. sınıfa götürdü beni. Sınıfın en havalı, herkesin dahil olmak istediği grubu olarak, şarkı söyleyecektik. Dersten çıkıp sahne öncesi modunu bekleyen şarkıcılar gibi koridorda oyalandığımızı hatırlıyorum. Eee hayranlarımıza bir şarkı lütfedecektik(!) Havalara havalara! =) 


*Volkan Konak gibi söylüyoruz lutfen;)


5 Haziran 2017

Bulut Oldu


~ Edvard Munch ~

*
​En son, dedem öldüğünde böyle ağlamıştım. 23 Kasım 2014. Böyle katıla katıla, salya sümük, hıçkırıklarla, iç çeke çeke... Ağlamaya getirilebilecek tüm tanımlamaları gerçekleyerek, uzun uzun ağladım.

Birinin ölüm haberini alınca insanda ağlama durumunu harekete geçiren mekanizma ne, çok merak ediyorum. Yani hangi duygu, hangi düşünce, ne? O tanımlaması yapılamayan duygu, birden, nerden gelip de tüm benliğimizin ortasına o atom bombasını bırakır? Çok basit bir soru yahu: İnsan biri ölünce niye ağlar? 

Onu bir daha göremeyeceği için?
Onunla birlikte kendi hayalleri de öldüğü için?
Ölenin kendi hayalleri için? 
Ölen yaşamayı seviyordu diye mi? 
Onu çok seviyordu diye?
Onun varlığına alıştığı için? 
Onu birgün unutacağı için?
ya da
Onu hiçbir zaman unutamayacağı için mi?

Bilmiyorum. Basit soruların cevaplarını vermek daima daha zordur. Her şeyden süzüp öyle yanıtlamak gerekir soruyu. Ama şöyle bir bakacak olursak hepimiz birer pis benciliz. Böyle yaratılmışız. 

Ölülerin ardından ağlamak gerek sanırım. Ona dair anıları, hayalleri, olanı olmayanı, keşkeleri, iyi kileri, sonraları sana acı verecek halden kurtarmak için ağlamak gerek. Ağlayıp o kişinin öldüğüne kendini inandırman gerek. 

Dilerim bu gözyaşları da beni ikna eder öldüğüne.

Bu şarkıyı da nedense zırlamanın sonraki gününde iyice içselleştirdim. İlk defa geçen bahar duymuştum sanırım. Duyar duymaz da sevmiştim. Sonra klibini falan da beğendim. Dedim kim söylüyor? Ahh, hayır ben o adamı hiç sevmem ki... Neyse, yapacak bir şey yok, şarkıyı sevdik bir kere...


~ Atlas - Bir Uyumsuz Bulut ~

1 Haziran 2017

Will You Help Me Paint a Smile?*


Ve haziran.



Mayıs bitti.
İple çeker gibi neden haziranın gelmesini istediğimi bilmiyorum. Bir şeyleri bekler gibiyim. Bilmiyorum neyi. Mayısa da bir sebepten küstüm, bakma havalar falan işin bahanesi, (birazdan okuyacaksın). Halbuki en sevdiğim aydır. Gerçi ben sevdiklerime küserim; belki bundandır? (Ben sana küsüm aslında, haberin yok.) Bilmiyorum.

Yazmak için haziranın gelmesini beklemiştim (ya da yayınlamak için). Mayısa çok yüz vermemek gerekti. Aslında böyle karışık, üzgün, kısık sesli bir yazı değildi bu. Daha çok dingin, sakin ve oluruna bırakmış bir sesi vardı sanki. (Yazının sesini duyabiliyor musun sen de? Yazanın sesini değil; yazının bizzat kendi sesini. Çünkü bir yerden sonra, yazılan yazandan kendini kurtarır.) 

Mayıs kötü bitti.
Ramazan başladı beri selâların ardı arkası kesilmedi. Sırf bugün 2 kere okundu mesela. Ölmeyi beklerken, iple çekerken, selâ duyduğumda giden kişi için sevinirdim; ama ne zaman işleri akışına bırakmaya başladım, ölüm meselesi tekrar ürpertici gelmeye başladı. Ölüme hazırlıklı değil hiç kimse, hiçbir zaman. Sanırım biraz da bu yüzden; yaşamayı göze almak, geridekiler için.
Ali Dayı'mız, babannemin kardeşi, vefat etmiş...


*



31.5.2017

Bence mayıs, geçen hafta bitti ya da bitmeliydi. Mayısın bitmesini hiç bu kadar istememiştim. Sanırım bunda, havaların bir türlü ısınamıyor oluşu etkili oldu. Hani küresel ısınmadan bahar mevsimleri kayboldu, sadece yaz ve kış kaldı artık diye söyleniyoruz ya, iyi halt ediyoruz! Baksana daha düşüncelerde bitirdik baharı. Hemen yaz gelsin istemeler, aman güneşli günler beklemeler... 

"Düşüncelerde bitirmek" düşündürdü. 

*
Üç sene kadar önceydi sanırım, bir kitabı yarım bırakmıştım "Pff nasihat ediyor bu yahu..." diyerek. Şimdilerde o kitabı, aydınlanmanın sonrasında gelen minik kahkahalarla okuyorum. İnsan demek ki bazı şeyleri öyle uzaktan bakarak~seyrederek, okuyarak, dinleyerek anlayamıyormuş. Bilginin bilinç nöronlarına kazınması ve bir yerden sonra, bildiğini bilmediğin (farkında olmama hali) hale gelmesi için o "bilginin yaşanması" gerekiyor sanırım. Bilgiyi yaşamak. 

Kitapta, "yalnız insanın" kendi kendisine yetebilen, zeki, üstün biri olduğuna dair görüşler var. Hatta bazı insanların özlerinde birtakım şeylerin var olmaması yüzünden kendi hallerinde sıkıldıklarını ve sosyalleşmek durumunda kaldığını ve dahası, bu eylemi oldukça rahat ve kolay bir şekilde yaptıklarını söylüyor. Bunu da kendilerinde var olmayan yetileri başkaları üzerinden karşılamak zorunda olmalarına falan bağlıyor. Bir bakıma doğru buldum. Benim gibi merdümgiriz olma yolunda/olan/olmuş bir kimse için "Ah işte, bence de!" dedirtebilecek düşünceler olsa bile gene de buna tam manasıyla katılamıyorum. Sevgi (sevmek ve sevilmek) meselesini bu düşüncelere yerleştiremiyorum çünkü. Bakalım, belki bir üç sene sonra... 

*
Çocuklara "Aşk nedir?" diye soru sormuşlar* ve minnoşların verdiği cevaplara bakın! Neydi o, sakız vardı kağıdında "Love is..." bir şeyler yazıyordu? Tıpkı onlar gibi cevapları:

Rebecca, 8: “Büyükannemde kireçlenme olduğu için artık eğilip ayak tırnaklarına oje süremiyor. Bu yüzden büyükbabam, kendi ellerinde de kireçlenme olmasına rağmen, her zaman büyükannem için bunu yapıyor. Aşk budur.”

Billy, 4: “Biri sizi sevdiğinde, adınızı söyleme şekli değişiktir. Onun ağzında adınızın güvende olduğunu bilirsiniz.” (İnanılmaz güzel bir tespit! İnsan kendi isminin başka bir anlamını daha keşfediyor sanki ya da sevdiği birinin sıradan ismi, ona güzel gelmeye başlıyor.)

Chrsissy, 6: “Aşk, dışarı yemek yemeye çıktığınızda, patates kızartmalarınızın çoğunu birine vermektir. Karşılığında hiç patates kızartması istemeden… (Aynen küçüğüm, karşılık beklemeden ve dahi bunu düşünmeden vermek. Ama böyle çok üzüleceksin sen...)

Terri, 4: “Aşk, yorgun olduğunda seni güldüren şeydir.” (Bu var ya bu, tam olarak gerçek aşk olmalı!)

Danny, 7: “Aşk, annemin, babama kahve yaptığında, ona vermeden önce kahveden iyi olmuş mu diye bir yudum almasıdır.” (Bir çocuğun bunu fark etmiş olması ne kadar hoş...)

Noelle, 7: “Aşk, bir adama tişörtünü çok beğendiğini söylemek ve sonra onun o tişörtü her gün giymesidir.” 

Chris, 7: “Aşk, annemin babamı terli ve kokuyorken gördüğünde bile ona Robert Redford’dan daha yakışıklı olduğunu söylemesidir.” (Sevene, kuzgun şahin işte .)

Jessica, 8: “Gerçekten bunu kastetmediğiniz sürece, ‘Seni seviyorum’ dememelisiniz. Ama bunu kastettiğinizde de, çok fazla söylemelisiniz. İnsanlar unutur.” (Bunu kendime sürekli tekrar edeceğim, bu cidden çok değerli bir hatırlatma!)
Böyle bir araştırmanın Türkiye'de de yapılmasını isterdim. Cevaplar en az bunlar kadar tatlı ve dahası, komik olabilirdi. Anadolu'dan gelecek cevapları özellikle, merak ederdim. 

*
> Yaşam anlamsızdır; ama yaşamaya değerdir~cilik.
Hayatın saçmalığını kabul edip yaşamaya devam etmek. Yaşamın olanca anlamsızlığı içinde, onun yaşamaya değer olduğuna dair ipuçları aramak. (Henüz bulamadı.)

> Ölümü göze alan yaşamasını da bilir~cilik.
Cesaret. Aptal cesareti belki de.

> İyinin kötüsü daha iyidir~cilik.
Mükemmelliyetçilikten koşarak kaçış. Anneme sürekli söyleyerek öğretmeye çalıştığım şey. 

> Her zaman başka vardır~dan, elindekileri parlatmaya bak~çılığa geçiş.
Çözüm odaklılığın ölüşü. Bir nevi, idealistlikten uzaklaşma.

> Gelsin, hayat bildiği gibi gelsin, işimiz bu yaşamak-çılık.
Sıradanlığın olağanlığını kabul etmek. 

Ve gibi şeyler işte.

* 
Gerçekleri görüp sade görmek de değil; iliklerine kadar hissedip gene de aksi mümkünmüşçesine hayal kurmak... Beni anlamadın ya ona yanarım. ♪ ♫

*
Ağaçlar, çiçekler, saksıda domates yetiştirmeler falan güzel de, bir de şu örümcekler olmasa... Gece odama girdiğimde pencerenin üstünde uzun sarı bacaklı, mor kafalı bir örümcekle karşılaştım. Kendisine, çığlık atarak kaçmak şeklinde tepki vermediğim enden böceklerden örümcek. Yakalamalıyım; yoksa gece bu beni yer, diye düşündüm hemen, gülerek. Yapabilirsem kağıtla tutup camdan aşağı atma niyetindeydim; ama kaçtı tabii ki. Ne yapayım, neyle tutayım diye düşünürken odada şöyle bir göz gezdirdim. Parfümleri gördüm. Parfüm! Alkol! Biraz sersemlesin aptal şey. Hemen bir tanesini kapıp sarı örümceğe birkaç fıs parfüm sıktım. Sersemledi de. Yakalamaya çalışırken fıyy diye ağını salıp kaydı kağıttan. Bir çığlık tabii... Gece mece dinlemedim, elektrik süpürgesini kaptım sonra mecbur... Böyle olsun istemezdim. =( Bunu yazarken bile kolumun bacağımın da kaşınıyor olması... Hayat çok zor. Son zamanlarda sıkça düşünüyorum: Kim kimin yerine gelmiş? Kim nerede davetsiz misafir? Evimize giren örümcekler mi yoksa onların evlerini yok edip üstüne ev diken bizler mi? 

*
~ "Dalından koparıp yemek" kadar lezzetli bir meyve yok. ~



*
Ya hep ya hiç! 

Hiçlere sesleniyorum, "biraz" olmaya çalışmayın. Ucundan azcık, birine bakıp çıkıcam ben ya, şurda azcık gözümü dinlendireyimciler falan, hepiniz... Bi' gider misiniz! (Yazıcı kişi öyle diyebiliyor, siz uygun küfrü yerleştirin okurken.) 

*
Sen planlar yaparsın, hayat karşına geçer güler sana. Öyle bir söz mü vardı, ne? Öyle oldu. Hayatım için planlar yapmıştım. Sonra kendi ellerimle o planları teker teker bozdum. (Anarşik işte anarşiik...) Ve hiç beklemediğim şeyler de oldu aslında. Aşık oldum mesela. Hoop plan dışına... İşten ayrıldım mesela. Hoop plan dışına. Yaşamaya küstüm mesela. Hoop her şeyin en en en başına... (Chain reaction)

Çok eğlendirdim seni be hayat... Seni hiç ama hiç istemediğim zamanlar oldu. Şimdilerde önce seni sonra da kendimi umursamıyorum. Gene ölsem keşkeler dilimde, ağız alışkanlığı, o ayrı. Önceden de önemsemezdim bakma... Yani hırslarım, mutlakalarım yoktu. Olsa fena olmazlar, daha iyi neden olmasınlarım vardı. Şimdi onları da salladım. Daha iyi, iyinin katili imiş. Öyle imiş hakketten, öğrendim.

*
Neyi fark ettim biliyor musun? (Billl mi yorr sunnn!) Yalnızlığımı seviyorum. İki insanın bir olup ama bir yandan da kendi varoluşlarını devam ettirmesi türünden hayalimsi şeylere inancımı yitirdim. Kendime değil de yalnızlığıma ortak istiyorum ben. Ama duurr! ("Pff ne klişe söz" demeden önce bi' dinle!) Yalnızlığıma ortak derken, onu paylaşacak birinden bahsetmiyorum. Yalnızlığıma arkadaş olacak biri. Yani mesela ben, yalnızlığım ve 3.tekil kişi olsun. Ben kendi dünyamda takılırken 3.tekil kişi de yalnızlığımla takılacak. Onlar benim paravanım olacak bir nevi. Beni dış dünyaya karışmaktan koruyacak. Böyle de bir şey işte. Halk dilinde buna başka bir şey deniyor; ama biz halk değiliz cicim.

Şunu acaba hangi kafa ile yazdım? Güldüm okurken. Kesin gene bir mekanda ya da bilet sırasında; "Tek misiniz, arkadaşınız da gelecek mi, birini bekliyor musunuz?" şeklindeki sorulara delirip öyle yazmışımdır. Ya da tek başıma oturduğum bir yerde ben daha; "Heey dur, n'apıyorsun! Yalnızlığımın üstüne oturacaks..." diyemeden tekilliğimi bozup yanıma biri oturmuştur. Kesin öyle olmuştur. (Buradaki anlatım bozukluğuna da hastayım.)  

*
Bir de... Oh Darling! Özz lee dimmm! Şarkılarım senindir! Şarkıyı ekleyecektim ama dur daha iyisini yapayım. Şuraya, sıkılmadan senelerdir izlediğim tek dizinin, en sevdiğim kısımlarından birini iliştireyim. Aşk be!:


~ Shamy - Darlin' ~




* http://www.nolm.us/cocuklarin-ask-ne-demek-sorusuna-verdigi-muazzam-cevaplar/