Ilık bir yaz başlangıcı akşamı. Etrafta sepya bir sarılık var. Güneş’in henüz yakmadığı, rüzgarın tatlı tatlı estiği zaman dilimi. Kaldırımları ağaçlı, ve yeşilin gölge düştüğü yollar. Ve sakin, ve huzurlu, kafeleri dolduran iş çıkışı insanları.
Upuzun, kaldırımları ağaçlı yolun ucundan ikisi görünmeye başlıyor. Önce gölgeleri selamlıyor kareyi. Yürüyor mu, dans mı ediyor yoksa sevişiyor mu bu ikisi; belli değil. Bir bakıyorsun yekpareler, diğer bir ân, adam kadını kucaklamış kendi etrafında dönüyor. Öteki ân, yalpalaya yalpalaya; ama aynı frekansta yürürken görünüyorlar. İkisi, kafelerin yanından yürüdükçe ve yürüdükçe, iş çıkışı insanlarının uğultusu kıyıya vuran dalga sesi gibi alçalıp yükseliyor. Dalgalanan uğultulara birlikte onların da neşesi alçalıp yükseliyor. Bir ağacın, manolya olsa gerek, altında duraklıyor ikisi, bir müddet. Durdukları âna spot tutuyor zaman:
Adam uzanıp bir dalı eğiyor nazikçe.
Kadın, adı Manolya olsun, bir fanusu tutar gibi iki avucuyla çiçeği sarıp derin derin kokluyor.
Gözleri kapalı.
Avuçlarını açıp çiçeği serbest bırakırken ışıl ışıl bakıyor adama Manolya.
Adamsa büyülenmiş.
Yürümeye devam ediyorlar sonra. Ve zaman spotlarını çekiyor ândan. İkisi yaklaştıkça, başlangıçtaki halleri giderek azalıyor. Önce gölgelerinin dansı kısalıyor, sonra yürüyüşlerinin frekansı değişiyor. Biraz daha yürüyüp seslerin çağıldadığı kafelerden birine giriyorlar.
İçerideler. Ama kapının eşiğini geçtikleri ân, başka başka kimseler oluyor, ikisi birden. Eşik öncesi engelleyemedikleri samimiyet, sabah işe geç kalmış birinin alelacele giydiği birbirinden alakasız kıyafetler gibi eğreti duran bir resmiyete dönüyor. Etrafı tararken silkinip kendilerine geliyorlar. Derken uzayıp giden mekanın içinde, loşluğun karanlığa döndüğü bir köşeden oldukça zarif ve alımlı bir kadın, elini kaldırıp halkı selamlarcasına işaret ediyor. Uykudan yeni uyanmışçasına bir halle yanına gidiyor ikisi. Onlar ilerledikçe kadın gölgede aydınlanmaya başlıyor:
Açık kahve saçlarını minik bir topuz yapmış, kömür gözlü, omuzlarını açıkta bırakan zümrüt yeşili, sade bir elbise giyinmiş ve omuzlarına etol gibi histerik hâl atmış otuzlu yaşlarında bir kadın, adı Zümrüt olsun, onları bekliyor.
Adam Zümrüt’ün yanına, Manolya da karşısına oturuyor. Zümrüt’te tüm zarifliğine rağmen, başkasının mutfağında neyi nereye koyacağını bilmeyen birinin halleri görünüyor. Adamı öpse mi, sarılsa mı, ne yapsa bilemiyor. Bir sırrı bildiğini bilmiyormuş gibi davranmaya çalışan acemi bir yalancının halleri... Manolya ve adamsa pişmanlığa giydirilmiş iki beden küçük bir normallikle konuşmaya çalışıyorlar. Yemek sırasında Zümrüt, çok hızlı değişen ruh haliyle içsel huzursuzluğuna ve durumdaki garipliğe vücut kazandırıyor. Adamınsa eşikten önceki halinden eser yok. Zümrüt’ün histerikleşmesinden ziyade Manolya’yı, eski dostunu, böyle bir duruma soktuğu için canı sıkılıyor daha çok. Gözleriyle sürekli Manolya’ya özür diler gibi bakıyor. Zümrüt’e karşıysa duvar gibi kayıtsız... Neticede ona sınırları çizilmiş bir bağlılığım yok diye düşünüyor. Değişken hallerine tepki vermeyerek hem Zümrüt’ü hem de ona karşı duygularını yok sayıyor adam. Oysa içinde, Zümrüt’e yaşattığı bu haksız karmaşanın vicdan azabını ve Manolya’ya doğru istemsizce çekilirken kendini ondan uzak tutmaya çalışmanın zorluğunu duyuyor adam. Sıkışmış, belli. İçindeki karmaşanın bir gerilen bir yumuşayan yansımaları mimiklerinden okunabiliyor. En sonunda tümüne birden duyarsızlaşıyor, siliniyor yüzünden duygularının izleri. Sigara içmek için izin isteyip yanlarından ayrılıyor adam. Adamın gidişi, diken üstünde oturan Manolya’yı biraz olsun rahatlatıyor. Yapması gereken bir şeye fırsat bulmuş biri gibi hemen göreve atılıyor. Zümrüt’e bir dost gibi telkinlerde bulunuyor. Varlığının onun için bir tehdit olmadığını anlatmanın zorunlu zorluğunu yaşıyor. Başladığı her sözün bir yerinde tıkanıp kalıyor. Söylenmesi gerekenlerle içinde engel olamadıklarının çatışması yüzüne hüzün vuruyor. Neyse ki Zümrüt bu tıkanmaları ve kısa hüzün yansımalarını göremeyecek kadar sarhoş ve kendi karmaşıklığında kaybolmuş. Şarabın da etkisiyle bildiğini bilmiyor gibi yapmayı iyice beceremez bir halde korkularını şakalarla, üzüntüsünü histerik kahkahalarıyla süslüyor. Adamın sigaradan dönmesiyle kalkıyor üçü birlikte.
Dışarıdalar. Ilık ve bol yıldızlı bir gece karşılıyor onları. Yan yana ve birbirlerinden uzak, geceye bakıyorlar bir süre. İçeri girmezden önceki halleri yok şimdi ikisinde de. Ama gene de hatırası bir nebze olsun ferahlatıyor Manolya ile adamı. Yan yana; fakat uzakken birbirlerine bakıyorlar. Zümrüt ise onlardan bağımsız, her zamanki gibi kendi halinde. Temiz ve nispeten serin hava ile kendine gelmeye çabalarken göz ucuyla da onları izliyor. Aralarındaki mesafeye rağmen ikisi arasındaki elektrik elektrik çekimi görüyor. Gözlerinde yaşlarla karanlığının ve köhneliğinin umurunda olmadığı bir sokağa doğru yürüyor yalpalaya yalpalaya, sonra koşmaya çabalıyor ayağındaki topuklularla. Sokağın karanlığı tam Zümrüt’ü yutacakken Manolya yakalıyor son kareyi, yalpalayan Zümrüt’ü görüyor. Birden çıkıyor etkisinde olduğu çekimden, Zümrüt’ün daldığı sokağa doğru fırlıyor. Adamsa umursamaz bir halde öylece duruyor, bakıyor arkalarından. Geri geleceklerinin düşüncesiyle, dönüp bir adım bile atmıyor o sokağa doğru. “Bu saatte Paris’in karanlık sokaklarından geçmek istediğinizden emin misiniz?” diyor içinden, omuzlarını silkerek umursamazca.
