İnanılmaz trafik var. Zaten hep çoktu, şimdi çok+30dk. Şarjım yok. Darlanmayayım diye her durduğumuzda yol kenarındaki yeşilliklerde açmış kır çiçeklerine bakıyorum. Çok güzeller. Onları bir kez daha, bir bahar daha fark ettiğim için ve buna sevindiğim için sevindim.
ben yoldayken aklım burlarda/bunlardaymış etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ben yoldayken aklım burlarda/bunlardaymış etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
26 Mayıs 2025
29 Ekim 2018
Dağınık
Dear My Dear,
Az biraz önce (o kadar hemen önce hani) ne düşündüm, dinle bak! Bana dairlerini yazsan sen de ben gibi keşke. Sonra ben okusam onları. Ve düşününce seni... Ezberden kelamların yansısa zihnime, aksa içime. Ve bilsem, bilmek ne kelime! Bir kere daha iman etsem varlığına.
Durup durup imkansızı mı istiyorum? Zor değil canımcım, alt tarafı iki kelime.
*
Masturdating diye bir kelime varmış, çok popüler şu sıra. Tek başına kafelere, sinemaya gitmeye deniyormuş muş... Arrrkadaşlar, biz bu masturdatingin mastırıyızzz zaten, kime bu cakanız! Bu konuda çok cefalar çektik, toplumda bir bilinç oluşturana değin (ki hâlâ epey yolumuz var). Ne acılar çektik, ne mücadeleler verdik hey gidi hey! Kaç kere bizi ve yalnızlığımızı yok sayıp masamıza, sıramıza oturdular, bizi kendi çoğulluklarıyla hor görmeye çalıştılar da medeni medeni kendilerine gereken dersi verdik. ( eee tabii, anlayana...) Şimdi kalkmış, bizim mücadele ettiğimiz meseleyi uyduruk kelimelerle popülerizme hiç ettiriyorsunuz, öyle mi! “Lanet gelsin atom fiziğine de mühendisliğe de. Bundan sonra itin kopuğun biri olacağım, öyleyse!”
Umurumda değil ne halt yerseniz, afiyet olsun.
*
Bu akşamdan bahsetmek istiyorum. Eve gelip gereksiz yüklerden kurtulup dışarı çıkma hevesindeydim. Zira kendimi aşırı keyifli ve dışadönük hissediyordum. Eve geldim bir sürü misafir vardı evde. Bir miktar enerjim söndürülmedi değil tabii. Olsun gene de isteğimi yerine getirebilir, bu akşam bir şeyler yapabilirdim. Peki, neler yapabilirdim? Dışarı çıksam ne yapacaktım? Bir yerde otursam, kapalı da olsa her yerde sigara içiliyor, üstüme küllük boşaltılmışçasına kokmak istemedim. Sinemaya gideyim dedim. Hoşuma giden hiçbir film bulamadım, var olanın da seansı geçti. Çay içerim hiç değilse bir yerde diye düşündüm. Bayat çayı hiç sevmem (kaldı ki daha güzelini ben demliyorum). Keza kahvede de öyle. Daha köpüklüsünü ben... Tatlı falan yesem? Daha iyisini annem... Sonuç olarak muhtemel her eylemin daha iyisini evde bulabiliyorum. O halde dışarı çıkmama sebep yok. (Bkz. Nasıl asosyal oldum.) Nasıl bir kendine yetmeyse artık üstün insanlığın sınırlarını zorluyor(!)
(Arayacak kimsesi yok muymuş ki, yazık...)
*
Evler diyorum, ilk kurulduğu zamanki halleriyle mi kalmalı; yoksa koşuşturan çağa ayak uydurup sürekli kendini yenileme yarışına mı katılmalı? Herbiri birbirinin aynısı olan evler yerine kendine has kokusu ve hatta kendine has ısısı olan evler beni rahat hissettiriyor. İlk döşendiği zamanın modası mobilyaları, gereksizmiş gibi görünse de bir evi yuva yaptığını ve eve karakter verdiğini sonradan anladığım birtakım aksesuarları, süs objeleri ile mi kalmalı ev? Anneanne evine gittiğinde hissettiğin o bambaşka olan ama gene de eve geldiğini sana duyuran o his mesela, nerden geliyor? İnsanların eşyalarını kolayca ve bir çırpıda atabilmeleri beni inceden üzüyor. Tüketim çağının neferi olduğumuzu görmek de öyle.
Bazı insanlar var, gittiği yere kendi ışığını, ısısını da götürüyor. Dokunduğu yere bir şeyler katarak oraya kendinden ama bir o kadar da farklı bir şahsiyet kazandırıyor. Karakalem bir resme renk vermek gibi bu. Seviyorum böyle insanları. (8.8)
*
Benim olmayan, geçici mutluluklarla yaşamı sürdürüyorum.
*
İnsanları, şeyleri, mekanları görüyorum; fakat ilgimi çekmedikçe önemsemiyor muyum, yoksa algı sığama mı giremiyorlar, onları yok mu sayıyorum, nedir, bilmiyorum... Bugün otobüste onca kalabalığın arasından bir bakışı fark ettim. Hani birinin sana baktığını görmeden de hissedersin ya, öyle bir şey. Biri bana bakıyordu, fark ettim ama kısa bir andı, umursamadım gene. Sonra vapura bindim. Üst kısımda denize bakan sıralara oturdum. Denize sırtı dönük sıralar olduğu gibi boştu. Hava güzeldi, haliyle insanlar Boğaz’ı seyreylemek niyetindeydi. Karşımda Mavi, turkuaz, lacivert, mavi, mavi maviydi her yer. Derken pat diye biri oturdu tam karşıma. Onca boş yer varken. Tamam Boğaz manzaralı kısımlarda pek boş yer yoktu, n’apsın otursundu. Ben uzaklardaki mavilere bakarken onun bana baktığını sandım. Yok canım, ne sanması,, baya baya bakıyor! Durdum, ben de ona baktım, “hayırdır?” der gibi. Otobüste bakan kişiydi bu. (Silik görüntüsü, netlik kazandı.) Kaçırmadı gözlerini daha daha bakmaya başladı. Rahatsız oldum. Gözlerimi devirdim sanırım, üfledim püfledim. Yok, anlamadı, bakıyordu öyle. Gene döndüm buna baktım “mal” dedim ağzımın içinde mırıldanarak. Özellikle bunu dedim. (Kendimce küfrettim işte) Dudaklarımı okuduysa ve yüzümdeki ifadeden bence harika bir şekilde anlaşılır oldu küfrüm. O sıra telefonum çaldı. Beni iyice işitmek işin ayakkabısını bağlama bahanesiyle zaten dar olan iki sıra arasında eğildi. (Bu kadar belli edilmez hani) Telefonu kapattım. Hâlâ bakıyordu. Neyse ki 5 dakkada Beşiktaş’tı da vapurun kıyıya yanaşmasıyla ondan kurtuldum, kalktım ardıma bakmadan merdivenlere yöneldim.
Durumdan arkadaşıma bahsettiğimde güldü: “Sonra neden yalnızım?” deniliyor, işte bu yüzden, dedi. Kimse kusura bakmasın ama böyle psikopat gibi insan takip edip dik dik bakan biri olunca aklıma hiç de romantik şeyler gelmedi. Vapurdan indikten sonra arkadaşlarımı özellikle kalabalık yerlerde bekledim. Ve bir süre boyunca hâlâ birinin beni izlediği hissinden kurtulamadım.
*
Kendime not: 4 kişiden fazlalı buluşmalara katılma.
*
Aylardır izleyemediğim filmi gaza gelip bir hışımla izledim. Gerilimden ziyade psikolojik gerilim bir filmdi, bence. Kadın haksızdı. Kadın suçluydu. Kadın, seçimlerinin sonuçlarıyla yaşıyormuş her gün... Bize ne, ne çekerse çeksin, bize ne uykusuz gecelerinden, bize ne buz gibi bir hayatı yaşıyorsa, bi ze ne! Affedildiğini duymaya ve belki de bilmeye ihtiyacı neden olsundu ki? Hem, her şeyi de vardı. Kendisi bile kendine hak vermiyordu mutsuz olmak için. Ya da yaşamını mutsuz olarak nitelemek için. (Ah, bunu bilmeyenler anlamaz...) Ama hayır, kadın yanlış yapmıştı!
Kadın suçluydu. Kendisine çocukluğundan beri öğretilenlere, çevresinden bilinçsizce sünger gibi emdiği alışkanlıklara, düşüncelere kapılmıştı sonunda. İnsanın hayatında aşamalar var. İnsan mücadeleyi seviyor. Birini aşıp stabil hale geldiğinde kendine aşılacak yeni meseleler yaratmak istiyor. Gündemde mesele yoksa da elindekileri, aslında normal olan şeyleri irdelemeye başlıyor. Kendisine hep dikte edilenle şu anki durumu başkaysa misal, hemen büyük bir çelişkiye düşüyor. Mutsuz olduğunu sanıyor. Hatta gerçekten mutsuzsa, tüm mutsuzluğunu buna bağlıyor. Çünkü öğretilenle yaşadığı farklı. Yaşadığı şeyde ufak tefek problemleri var; ama aşılabilir şeyler; fakat öğretilenle tamı tamına zıt. Elbette hemen yaşadığının büyük bir yanlış olduğu düşüncesine kapılıp bazı şeyleri düzeltebilecekken hiçbir çaba sarf etmiyor ve öğretilmiş olana yöneliyor.
Ahkam kesmek kolay. Öğretilmiş (dayatılmış) durumlara karşı koymak zor. Bunu kimse inkar etmesin. Aksini söyleyenle bozuşuruz, ona göre.
Evet, kadın yanlış yapmıştı. Yanlış olan şey, istediği şeyi karşısındakini incitmeden yapmayı düşünememesi ya da becerememesiydi. İşi aldatmaya vardırmasıydı bence. Hisleri için kadını suçlamıyorum. İnsanız; yanılır, yamulur sonra birden bir aydınlanma ile doğrulur kendimizi, ne istediğimizi buluruz. Yanlış yaptığı için suçlamam kimseyi. Farkına vardıktan sonraki eylemlerine bakarım. Yapabilecekken yapmadıklarına. Kadın da bir süredir sinyallerini alıyordu bir şeylerin yanlış olduğuna dair. Fakat asıl, filmin sonunda ayıldı sanırım.
İzlerken ben de yönetmenin yönlendirmelerine kapıldım, atmosfere uydum, kadını suçladım bir miktar. Elbette ben olarak, Ness olarak, bir de diğer açıdan bakacaktım. İşte, baktım.
Sonra, neden özgürlük diye ünlüyor, diyorsunuz. Özgürlüğüm, bana ne zaman geleceksin?
*
Bilgisayarım bozuk. O yüzden bir aydır bir şey yazamıyorum. Hoş yazmak için son 10 gündür vaktim oldu ya… Ama olsun, arada yazma teşebbüslerim oldu, kaçamak. Ama ya uyuyakaldım yazarken ya da PC açıldı, sonra kapandı vesaire. Baktım olmuyor telefona not aldım, yazacaklarına dair. Hatta bir keresinde serviste eve dönüşte uyumuş bir de rüyâ görmüştüm, yazmak istediklerimi yazdığımı gördüğüm. (Rüyâda daha şairane yazıyorum bence=) Bir de geçen sene gene 29 Ekim’de yazmışım. Kendime has gelenekler icat ediyorum. (Bu da neden onlardan biri olmasın, hım? ;) Misal her sene annemin Japon gülü ile foto çekiliyoruz. Sanırım 3 senedir sürdürdüğüm bir gelenek oldu bu. Öyle işte.).
28 Eylül 2018
Polilog
İnsanın yenilgileriyle yaşaması ne kadar hazin. Yenilgi. Süregiden bir eylem mi bu? Yenildik hani, orda bitmedi mi? Etkileri ve hatta yenilginin kendisi de mi gelecek benimle geleceğe?
İnsan kalabalıklaştıkça mı yalnızlaşıyor?
Kalabalıklaşma: Karakterde bulunan her özelliğin ayrı bir birey olarak ete kemiğe bürünmesi, ayrışma.
Yalnız olduğunu düşündüğün bir yolda, aslında senlerden oluşan bir sürü ile mi yürüyorsun gerçekten de ? Sürünün alfası da sensin işte; tüm bunları düşünen ve hatta şu an bunları yazan kişi. Keşke şu ftir, karakter analizi de yapabilse. Hani görsek kimde ne/ nasıl karakter var; iyilik, zeka,bencillik, aptallık peaki var mı, çıkmış mı?
Kalabalıklaşma: Karakterde bulunan her özelliğin ayrı bir birey olarak ete kemiğe bürünmesi, ayrışma.
Yalnız olduğunu düşündüğün bir yolda, aslında senlerden oluşan bir sürü ile mi yürüyorsun gerçekten de ? Sürünün alfası da sensin işte; tüm bunları düşünen ve hatta şu an bunları yazan kişi. Keşke şu ftir, karakter analizi de yapabilse. Hani görsek kimde ne/ nasıl karakter var; iyilik, zeka,bencillik, aptallık peaki var mı, çıkmış mı?
İnsan asıl ne zaman yalnızlaşır peki o halde? Karakterinin tüm bireyleri tek bir noktada kesiştiğinde. Peki bu mümkün mü? Belki de değil. Şöyle söyleyelim o halde: Ayrışan her birey bir çember etrafında buluştuğunda. Ya da bu doğrultuda niyet ettiğinde. Al sana “azalırken çoğalmaya bir örnek daha. Peki bu nasıl mümkün olacak; nasıl herkes bir noktaya gelecek ya da nasıl herkes ayrı noktalardayken bir uyum içinde çemberi oluşturacak? Nasıl yani? Beni tanıyanlar bu soruya vereceğim cevabı da biliyordur elbet. (Biliyorsunuz değil mi, hımm?)
Sevgiler.
7 Temmuz 2018
Birtakım Leialıklar
Salvodor Dalí, Woman with a head of roses, 1977
Yaşama sevinci nedir? Santimetre küpteki ağırlığı, eriyik akış hızı nedir? Varlığında kaç milivolt enerji açığa çıkartır? Boşlukta bir hacmi, elle tutulur gözle görülür bir yanı var mıdır? Gerektiğinde, yokluk zamanları için, depolanabilir mi? Bu gibi sorular türedi kafamda; "Şu an, minik de olsa yaşama sevinci denilen şeyi hissediyorum içimde!" dedikten yaklaşık yarım saat sonra.
Cumartesi. Sabahın 4.30'u. Uyandım. Hava henüz aymamıştı. Gözlerimi açamadan, alacalıkta terliklerimi önce bulmaya sonra giymeye çalıştım. Bir türlü tutturamıyordum terliklerin yerini. Yatağın hangi tarafından kalkıyorsam diğer tarafında oluyordu namıssızlar! Banyoya gittiğimde gözkapaklarımın pişmaniye misali 3 misli şiş olduğunu gördüm. Demek ondan gözümü açamayışlarım. Da niye? Derin uykudan evvel, gözümden yaşların akıp yastığı ıslattığını fark ettiğimi hatırlıyorum. İnsan bazen kendine bile kayıtsız demek. Da niye? Niye ki? Banyodan dönüşte terasa çıktım. Hava serin, tam bir yaz gecesi. Gökte cılız ve fakat olabildiğince parlak Ay'ı, güneydoğu ve güney yönünde parlak birtakım gezegenleri görebildim açamadığım gözlerime rağmen.Sonra sevgiliye sarılır gibi gittim uykuma sarıldım tekrar. 2 farklı rüyâ gördüm. Birinde kaybolmuş bir yeri arıyordum; diğerinde ise bir şey arıyordum. Hatta ikinci rüyâyı ikinci görüşüm bu! Kayıp hissi ve arayış. Ve uykusunda ağlayan ben. İçerde işler hiç iyi değil anlaşılan.
*
Zor zamanlardan geçip karakter olarak daha güçlü bir hale geliyor olmak ne üzücü. Yani illa güçlenmek için zor zamanlardan mı geçmek gerek? Düşünsene, mutlusun ve bu mutluluk sana inanılmaz güçler kazandırıyor. Böylesi daha şahane! Asıl, daha da kötü olan şey ne biliyor muyum/musun? Daha kötüsü, kötü şeylerden sonra güçlendiğini sanıyor olmak. Sevgiler.
*
Dear My Dear,
Sabahın 7:30'unda karnıma yediğim yumruğu anlatmak istiyorum sana. İşe giderken geçtiğim bir sokakta, bir apartmanın giriş katında, hemen önünde renkli saksıları olan bir pencere var. Akşamları yaşlı bir teyze duruyor önünde. Dışarıya göre nispeten karanlık evin içinden, beyaz başörtüsüyle camdan dışarı bakıyor, gelip geçenleri izliyor. Sıkça görüyorum, ondan biliyorum. Misal beni gördüğünde; "Aa poşetli kız geliyor, yine bir sürü şey almış..." diyordur. Ya da okuldan dönen gençleri görünce "Al işte gürültücü delibaşlar da geldi gene..." diyordur. Daima penceresinin önüne aracını park eden üst kat komşusunu görüyordur sonra, misal. Bu sabah oradan geçerken teyzeyi gördüm, camdaydı. Karnıma yumruk yemiş gibi oldum bir anda. Ah teyzecim, sen daha bu saatte mi sıkıldın. Sen daha bu saatte mi beklemeye başladın çoktan gitmiş olanları... Ah.
*
Siyah beyaz videolarda veyahut fotoğraflarda insanların bakışları bir tek bana mı delici gelir? İnsanlar, zamanı bakışlarıyla yarıp bugüne kadar gelecek kadar derin bakmaz mı? Kamera veya fotoğraf o kadar yaygın olmadığı için mi böyledir bu, hani çok dikkatli bakmaktan mıdır? Ya da fukaralık bu ya, gözleri iyi görmez midir? Belki de eskinin insanları şimdiki bizler kadar boş boş bakmıyordur? Bu daha olası. Düşün bir kendini, baktıklarını görüyor musun?
Bir bakış, sabah sabah deldi zamanı, geldi beni vurdu.
*
Belki de ben de bir Dali'yimdir? (deliyimdir?)
Böyle bir şey söyledim geçen.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
