16 Ekim 2026

İçimin Nehirleri

Hiçbir şey hissetmediğim; depresyondan mı hastalıktan mı bilinmez, başımı uykudan kaldıramadığım şu günlerde, sevginle nemrut yüzümü güldürüp beni bile bana sevdiren canım sevgilim! Nice birlikte, sevgi dolu yaşlara!

Seni hep o karanlıktaki dokunuşlarla, denizde yüzme hissiyle hatırlayacağım ♡♡

Yanındayken kafamda senfoni orkestrası çaldıran öpüşlerinle ♥︎♥︎

Anestezi öncesi korkudan, sırtını dikleştirmiş, tırnaklarını çıkartmış, pençesinde (patisinde) atak bekleyen kedi gibi arabada yatarken beni sakince sevmenle ♡♡

Kalbinin kocamanlığıyla ♥︎♥︎

Bu dünyada beni böyle çok ve böylesine güzel seven biri vaaaaaarrrr ❊✻❊

Ve bu, hiç de karşılıksız değil♥︎♥︎

İçimden bunlar akıyor sana! ✰✰✰


12 Eylül 2026

Çırpınış

Duygularla yaşamak vs. Duyguların seni yaşaması 

Bunlar birbirinden farklı mı; yoksa üzerinde durmaya gerek olmayan çok da saçma şeyler mi? Düşünelim... lim... lim...

Duygularla yaşamak için geniş zamana ihtiyaç var sanırım. Bir duyguyu anlayabilmek bile aslında başlı başına önemli bir mesele. Önce tepkisi gelen bir şeyin nedenlerini bulmaya çalıştığında; şurada dursun, şimdi zamanı değil denilmiş, tozun şefkatle üstünü örttüğü hisler çıkıyor altından. 

Tepki, ardındaki duygu... Tespit ettin diyelim. Ee sonra? Ne yapacaksın onunla? Bulaşık makinesini boşaltırken neyi nereye, nasıl koyman gerektiğini bilmemek gibi bir an. Yabancı. Bu, belki ilk defa karşılaştığın bir duygu için geçerlidir. Ama alışılagelmiş bir duyguysa, hep duyduğun, birilerinde gördüğün? E sende de varmış? Tamam, haydi, koy yerine de yerini bilsin. Öylece elinde mi kaldı duygular. Çok tanıdık, zaten hep varmış gibi... de... aslında yokmuş... -muş... fırsatı. (Neye?) Hissetmeye. Haydi tanımla onu, bul yerini. Tanımlamak kabul etmek, bir nevi. Madem tanıdıkmış ya, koy adını bu duygunun/hissin. Öylece rengine, desenine; şekline şemailine göre yer aramak... Ve raflara dizilmiş duygular arasında elindekini yerleştirecek yeri tam olarak bulamamak... Tanımlamak yetmiyor elbet, o duyguya dokunman da gerek, hissetmek için. Öyle, varmış gibilerin cismi de belirsiz olur. Hani bu iyi bir duygu mu ki, şekli oval, köşeleri yumuşak mı? Dokununca pürüzsüz mü? Genellikle "varmış gibi, ayh çok tanıdık" duyguların biçimleri böyledir. Onlar zaten bilinçdışı öğretilerle kendiliğinden ambalajlı gelir "jan janlı" veyahut cicili bicili. Köşeleri yoktur, yumuşak ve pürüzsüz bir taş gibidir. Deniz kenarında sığ yerdeki suyun içinde, eline alınca pürüzsüzlüğünü hissettiğin, hayran olduğun taşlar gibi. Bu tarz duyguların kabulü kolaydır. Yeri kolay bulunur. Açıverirsin hemen raflarda bir yer. Bazılarınınsa köşeleri sivri, keskin, yüzeyleri pürüzlü, yamuk yumuk şekilleri vardır. Haydi koy bunu da bir yere. Açıver bir yer? Uymuyor mu rengi diğerlerine? Rafın ahengini mi bozuyor? Elinde öylece kalacak mı? Aa bak, orada, te şurada, arkada arkada... Görüyorum ben, var orada başka şeyler de. Yer var sanki, e oraya koysana! Ne yazıyor o rafta, neymiş adı? İnkar Edilenler. 

"Zor zamanlar" denilen zamanların inkar edilmiş duyguların yaşanmaya başlandığı dönem olduğunu bilmiyor insan. (Bilmiyor da geçince anlıyor.) Dahası kötüsü, o zamanları yaşarken hâlâ hissedemiyor duygularını. Üzerinden, yanından yöresinden akarken, tepeden tırnağa bulanmışken (bir bulutun içine girmişken) onları hissedemeden öylece akıp gidiyor duyguları. 

Zor değilmiş gibi görünen bir zor zamanda elimde bir duyguyla öylece kalakaldım. Duygunun bir yanı bahar bahçe aydınlık, bir yanı isli puslu ağlamaklı. Ama çırpınıyorum, bir serçe gibi, olduğum yerde; uçmuyorum ama uğraşıyorum. Geç mi kaldım? Neye? İstiyor muydum? Bir zamanlar evet. Bir zamanlardaki benle evet. Şimdikiyle?

Allah'ım sen çırpınan serçenin de Rabbisin! 

Şarkı ¿


21 Temmuz 2026

Yetmez mi?

​Bir burası kaldı ne hissediyorsam onu söyleyebileceğim. Bazen kendimden de saklıyorum burayı aslında. 

Okuldan eve gelir gelmez tüm gününü her ayrıntısına kadar nefes almadan anlatmaya başlayan çocuklar gibi salıverilince düşünceler, karmakarışık bir yumak gibi ama dağılmadan, kaos halinde bir aradalar. 

Yazımı kışa çevirdi felek, diyor biri içimde. Diğeri, rolling into deep diyor. Öbürü beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın... 

Yaz... En sevdiğim. Ama hiçbir şey gelmiyor içimden. İznin var, vizen var, hevesin yok. Geleceğe dair hiçbir umudum kaldı. Ağlamak istiyorum, hem de çok.  Kendimi insanlardan izole etmek istiyorum. Gözümün önünde bir gerçek var ve ben onu görmemek için kendimi kör olduğuma ikna ediyorum. Ne kadar daha ne kadar. 

Seslerden biri bahanelerini anlatıyor diğeri gerçekleri. İnsan kendine bunu yapmamalı. 

Gerçekleri susmak canımı acıtıyor. Söylesem kesik kesik olacak muhatabı.  Acıtmak mı? İhanet ediyorum kendime. O "ben buradayım" deyip sarıldığım küçük kıza ne diyeceğim şimdi? Canım kendimize en büyük kötülüğü biz mi yaptık? İnsan geleceğini karanlık görünce bugününü rahat rahat harcayamıyor. 

Desem ki mesela daha ne kadar? Yetmez mi? Yazık değil mi? 

14 Ocak 2026

Yeşil

​Gözlerin.

Hani o yılın ilk günü, güneşli yollardan geçip kar yağan yakaya vardığımda seni  kolaylıkla bulmanın içimdeki ferahlığı… Gün batımının turunculuğunda adaları izlerken yüzüne düşen güneşte gözlerin…

Ânları kaydetmek lazım, huzuru ve saadeti hatırlamak için.


1 Temmuz 2025

Yolda Ama Hangi Zamanda?

Sevgili Kendim,

Zaman, ipek bir geceliğin omuzdan akması gibi geçiyor. Mevsim yaz hani, zahmetsiz bir hafiflik hissediyorum. Üstelik bir de ferahlık var günlerde. Hayır, sıcaklık olarak değil tabii ki! Üstelik ondan da pek şikayetçi değilim. Sıcak, her koşulda serin kalmayı (üşümeyi) becerebilen benim gibi biri için oldukça güzel tahmin edersin ki. (Sevgilimin en sevdiği özelliklerimden biri mi?)

Yaşamanın bir oyun olduğunu idrak etmeye başlıyorum sanırım. Kötü ya da tatlı sürprizleriyle yaşamayı kabul etmeyi öğretiyorum kendime. Sınav yok sözlü yok, olduğum gibi kabul ediyorum.

Yoldayız arkadaşlarla. Eskilerden şarkılar açıyorlar. Güzel bir yolculuk; ama zaman sıçramaları beni buraya getiriyor.

İnsanın kendiyle bağını yitirmesi üzücü mü yoksa pek de üzülmeye değer bir şey değil mi, emin olamadım. Çünkü sen bir yere gidemez. Hep seninledir. Bağını yitirdiğin belki de artık "eski" olan sendir. Sonuçta insan bir şeylerle ilintili olmadan yaşayamaz; kendine ilişecek yeni bir "kendi" bulur ya da yaratır hemen. Ama bu yaratış sanıyorum ki bilinçli bir tasarı sonucu değildir. Olsun, o da biz! Ve biz, kendimizi her koşulda sevmeyi biliriz. Neticede olan sen ya da oluşan senle mutlu olmanın yollarını bulmak, bilmek lazım. Kendimi seviyorum. Kendimi ve sevebilmemin genişliğini seviyorum. İnsanın kendi sandığı kişiyle yüzleştiğinde karşılaştığı kimseyi kabul edebilmesi biraz güç. Gücünü sevgiden ve kendinden almak çok değerli bir kazanım.

Kafamda böyle düşünceler olduğunu bilmiyordum. Tam da duşa girmek üzere ayakta dikilirken bunları yazmam da hayli enteresan. Yolculuk yapmayı işte bu yüzden seviyorum. Yoluculuğun karşına hangi seni çıkaracağını bilmiyorsun; ama senlerden biri mutlaka sana iyi geliyor.

Senlere!

26 Mayıs 2025

İçre

İnanılmaz trafik var. Zaten hep çoktu, şimdi çok+30dk. Şarjım yok. Darlanmayayım diye her durduğumuzda yol kenarındaki yeşilliklerde açmış kır çiçeklerine bakıyorum. Çok güzeller. Onları bir kez daha, bir bahar daha fark ettiğim için ve buna sevindiğim için sevindim.

3 Ağustos 2024

Önemli Olan☝🏻️

Ne idi asıl önemli olan?

Geçenlerde öğrendim ki demir eksikliği insanın karakterini de etkiliyormuş. Yani ben kendimi sinirli bir insan sanırdım, meğersem anemikmişim. Kesintisiz uyuyamamak, ortalama 5 saat uykuyla yaşamak ve hiçbir şeye enerjisi olmamak, insanın aklına kötü kötü düşünceler getiriyormuş. 2 gün önce ölsem de bitse diye düşünürken 2 gün sonra 9 saat uyuyup dinlenince, aa dedim ben ne ka da neşeli bir insanmışım! Meğersem ben demirsizmişim.

Bunları boş verelim de asıl konuya gelelim. Acaba bu hevessizlik de mi buna bağlı? Beklentileri öldürdüm yine. Böyle olunca da hevessiz isteksiz oluyorum.

Asıl önemli olan isteyebilmekmiş. Bir şeyleri isteyebilmek... Elde ettin ya da etmedin ya da edemeyeceksin... Hiç önemli değil. İs te ye bil mek.

Heveslerimi öldürüp zihnindeki özgürlük alanımı daraltanlar...

Kendime neden bunu yapıyorum?

Lütfen bana iyi gelin. Yoksa size iyi gelmek için kendimi harcarken görmek beni çok mutsuz ediyor.

31 Ağustos 2023

İçin İçin





Sevgili Sevgilim, 

Günlerdir aklımda yazmak var. Çokça zaman sonra hem kendime iyice anlatabilmek hem de aklıma iyice kazıyabilmek için yazmak istedim. İstedim çünkü Leia bu, aklı havada, aşktan başı dönüyor sürekli, içmeden sarhoş çünkü. İstedim çünkü aklın hafızasına kazımak gerek; çünkü kalp ve ruh biliyor; aklın aklı gidik, birinin yazılı kayıtla tarihe not düşmesi gerek. 

Sevgili Sevgilim, 

Bunca zamandır sana seslenirdim de ilk defa adresin belli. Bunu idrak edince bir tebessüm yerleşti öpmeyi en sevdiğin yere, dudağımın kenarına. Onca zamandır yazardım hep nasıl sevdiğime dair. Şimdi, canım, nasıl sevildiğime dair yazmak istiyor. 

Sevgilimm, 

Elimi tuttuğun ilk ân, kalbimden vücuduma yayılıp beni sarhoş eden şeyin ne olduğunu en başta anlayamamıştım. Alışkanlıkla aklımın sesine kulak vermiş içimizi hoş eyleyen bu yayılıma neden kapılıyoruz ki diye de şaşırmıştım. Aşkmış meğer, anlayamamışım...

Sevgilim,

Her mükemmelliyetçi insan gibi ben de yaşanmışlıklardan bilinçdışımla edindiğim bazı kodlamaları sana boca ettim en başta. Çoğu saçma sapan endişelerdi, bazıları haklıydı bizim ilişki toyluğumuza geldi, vesaire. Seni çok bunalttım negatifliklerimle. İlk kavgamızda senden kaçmak, uzaklaşmak isterken beni bırakmaman, beni kaybedeceğini düşünüp panik yaşaman, bu panikle söylediğin içinin ta derininden gelip içimin en derinine akan sözler... Aslında sözler değil sadece, bakışlar, sarılışlar... Sen beni böyle severken mümkün mü senden uzaklaşmam?

Sevgilim, 

Kendimi sevemezken kendimi bile bırakıp kaçmak isterken bile yanımdaydın, hiç erinmeden, sakin ve sabırlı. Seni bir de bunun için seviyorum, seveceğim. Beni mucizelere, güzel şeylerin de olabileceğine inandırdığın için. İçimde ümit etme mekanizmaları çalışamazken bana tutunacak ümitler verdiğin için. (Sırf sen inanıyorsun diye inandığım ümitler hatrına). Ben inanmazken de sen inandığın için. En karmaşık, en panikli, en sinirli hallerimi hoş gördüğün, o anlarda benim yanımda olmaktan hiç sıkılmadığın (henüz diyelim) için. Dışarıda insanlara sinirlenip düşünmeden laf söyleyip delirdiğimde dayak yeme riskine rağmen içten içe hoşuna gittiği için. (Çünkü sen varken bana değil sana sataşacaklardır Allah'ın neandertalleri) Dışarıdan bakıldığında güçlü gibi durup ve öyle de atıp tutarken en zayıf anlarımda beni yadırgamadan ve şefkatle ve akılcı bir şekilde idare ettiğin, beni sevginle iyileştirdiğin için. İçimin haritasını, zayıf/çürük yanlarımı sana korkmadan açabildiğim için. Seni çok sevmeme izin verdiğin için. Sevgimi korkmadan kabul edip bir de onu daha da yeşerttiğin için. Gereksiz ego, kompleks yapmadığın, her zaman kendin gibi doğal, samimi, zeki, esprili olduğun için. Korkularını benimle paylaşmaktan çekinmediğin için. Bana bakarken bile sevildiğimi hissettirdiğin için.  Beni çok iyi, değerli, güzel, akıllı bulduğun için. Açken gelen ani sinirlenmelerimde beni idare ettiğin için. Sabırsız davrandığımda içim rahat etsin diye elinden geleni yaptığın için. (Eyledin mi?) Her güzel şeyi birlikte yapmak istediğin için. Zar zor kurabildiğim hayallerimi hiç belli etmeden, haykırmadan gerçek kıldığın, olsun diye uğraştığın için. Bana hayal kurmayı öğretmeye çabaladığın için. Bana öyle güzel baktığın için. Güzel ve derin gözlerin için. Beni bu kadar çok istediğin için. Beni böyle gerçek sevdiğin için. Beni içten güldürdüğün için. Sarılmayı sen de çok sevdiğin için. Aşktan başımı döndürdüğün için. Mutluluktan ağlamamı sağladığın için ki en sevdiğimdir. Beni artık yalnız olmadığıma ikna ettiğin için. (Oh bee!) İlişkinin en başında "Ben şimdi sana ne diyeceğim?" diyerek hiç çekinmeden sorduğun ve elini uzattığın için.

Sevgili Sevgilim, 

Hani bir ân benden bunaldığını sandım da birden ağlamaya başladım ya... Sanki biri, yeni bileylenmiş bıçakla sessiz ve pürüzsüz bir kesi attı kalbime, öyle bir sızı kapladı içimi. Seni ne kadar çok sevdiğimi o zaman anladım işte. Şimdi deme ancak mi anladın diye. Hissetmek, bilmek ve anlamak ayrı mekanizmalarda. Aklın idrakı ruhtan, kalpten çok sonra geliyor işte, n'apalım... 

Sevgilim,
Bu yazıyı bitiremeyeceğim, hiç bitmesin de isterim zaten, bakma. 

Seni çok! 


19 Haziran 2023

Sevgili Sevgilim,

Biraz önce telefonu kapattık. Buna rağmen seni çok özlüyorum şu an. Sesin zihnimin odalarında yankılanıyor. Yanındayken bile yetmiyor seni sevmeler. Ellerini, ah o kalbimi çalan ellerini özlüyorum! 

Sevgilin,

31 Aralık 2022

2022

Mer ha baa ♪ ♩♫♬

Seneler var ki aslında ben yokum.
İnsan yokluğunu var olarak ortaya koymayı neden seçer?
Böyle serseri kurşun gibi sorular geliyor bazen aklıma. Anlamlı mı, belki ya da çoğunlukla anlamsız...


2022'nin defterini dürmeye gelmiştim aslında buraya. Söze de böyle başlama niyetinde değildim. Aslında kafamda bir şey kurmuşluğum da yoktu ki ben zaten planlı eylemler içinde bulunmayı sevmem. Heh! İşte bak buradan yürü işte kızım! Plansız eylemler...

2022 değişik bir yıl oldu. Kötü başladı, kayıplarla. Canım ananemi kaybettik. Hâlâ baştaki gibi durup durup ağlamalarım yok; ama zaman zaman sessiz süzülen gözyaşları devam ediyor.

2022 durup beklememe senem oldu. Yapmak istediklerim için eylem senem. Şimdi bunu dedim de bir geriye dönüp baktım e sonuç? Değişen bir şey olmuş mu diye? Görünürde bazı şeyler aynı; ama hiçbir şey aynı değil...

2022 gönül işleri açısından epey hareketliydi. Güzel gezdim, güzel eğlendim, iyi ağladım uykusuz gecelerde ya da sokaklarda, iyi inandım yalanlara, iyiliklerimi iyi kullandılar, güzel yalanlara kandım, sevilmedim diye ağladım. Kendimi tanıdım farklı farklı insanlarda. Yanılmadığımı gördüm, sevindim. Bu güzeldi mesela. Sonra hiç; ama hiç beklemediğim bir yolda buldum kendimi. Dediler bu yol böyle, karanlık, zorlu, mücadele ister bu yolda ilerlemek. Dedim olsun, yürürüm sizinle, elimi bırakmadığınız sürece. Sonra dediler, bir de bu yol kötülükten de geçer, hâlâ yürür müsün? İnsanın kendini parçalarına kadar analiz etmesi neymiş burada öğrendim işte. Bölünmüşlüğün ne demek olduğunu. Yol göstericilerimin demokratik bir şekilde seslerini dile getirdiği açık oturumlar oldu içimde. Akıl dedi: Ne yapman gerektiğini biliyorsun. O yol senlik bir yol değil. Kalp dedi: Yol kötülükten geçebilir; ama ben o eli bırakmak istemiyorum. Ayrıca bu, insanın kendi sınırlarını tanıması için güzel bir vesile. Kalbin yoluna düştük... Ama işte... Hiç bilmediğim bir şehrin, karanlık bir sokağında elimi bıraktılar... Mücadele denilen şeyler yel değirmeni oluverdi bir anda. Ve asla benlik olmayan kötülüklerle bir başıma, o karanlıkta kalakaldım. Benim olmayan o karanlık ve kötülük tüm ışığımı aldı birden. Her gören sana ne oldu, senin neyin var demeye başladı. Bunu aşmam epey zor oldu. Her şeyin, iyiliklerin bile öylesineleştiğini anlamak beni epey yıprattı. Hâlâ ara ara sorguluyorum iyilik sandıklarım iyilik miydi sahiden, diye. Ne çeşit bir kavşaktı bu, bilmiyorum. Sonunda, olaylar geçtikten sonra yani, meseleleri analiz etmeyi bırakarak aşabildim o durumu. Ben daima sahiciydim ve o zamanlarda ne hissettiysem onları da sahici kabul ettim. İyi insanlardı hepsi. Ananemin duaları daima benimleymiş, bir kez daha anladım. (Allah seni iyi insanlarla karşılaştırsın.) Vee bu zamana geldik. Bu süreçte ne istemediğimi çok iyi bildiğimi, ne istediğimi sorduklarında söyleyemesem de aslında ne istediğimi de bildiğimi fark ettim. Sevilmek ve sevmek uğruna özsaygı ve özgüveni yitirme noktasına gelmediğimi; ama yine de aşk için ölmeli aşk o zaman aşk diyebilecek esnekliği kendime verebileceğimi öğrendim. Elimi bırakmasalardı...

2022'de şahane tatiller yaptım. 2 farklı ülke gezdim. Evet, öyro için x20 yaparak... 

2022'de bu zamana kadarki emeklerimin tam karşılığı olmasa da karşılığını aldığım bir yıl oldu.

2022'de görünürde değişen hiçbir şey yok; ama çok şey değişti. Sonuçlar değişmese bile belirli bir amacım olmadan de felsefe yolda olmaktır, düsturuyla eyleme geçtim, yola düştüm pek çok şey için. Kafamda kurduğum ideallere aldırış etmeden, karşılaştığım durumlarda ve kişilerde kendim olmayı yitirmeden; ama gerekirse esneyebilme ve hata yapabilme özürlüğünü kendime verip öyle yürüdüm. "Kendine özgürlüğü bahşetmek". Hâlâ hiçbir şey değişmemiş, diyebilir miyiz? 

2022'nin kapanmasına 1 ay kala, kısa dönem hedefleri koymuştum kendime. Kedo çipletme ki mecbur, ehliyet yeniletme ki mecbur ve dövme yaptırma. İlk iki mecburlar tamam; ama 5 seneden fazladır yaptırmak istediğim dövmeyi hâlâ yaptıramadım. Bunu 2023'ün ocak challangeı olarak atıyorum kendime. Heh! 2023 sayfasını açtık demek. O hâlde başlayalım:

2023'te ;

* Ocak bitmeden dövme yaptırılacak

* Mayıs bitmeden (çünkü schengen bitecek) bir veya iki ülke gezilecek

* Mütemadiyen aşık olunacak, aşktan vazgeçmek yok

* İtlique serseriliqueten vazgeçilmeyecek + oyun, müzikal, konser, parti parti gezmeye devam

* Cilt bakımına özen göstermen gerek Nesscim evet hâlâ <30 sanılıyorsun; ama dikkat biraz


Bu kadar. Büyük hülyâlar kuralım sevgilim, çağlarım geçmiş sanırım. Bunlar benim imkanlar dahilinde yapabileceklerim. Evrenden ya da kaderden isteyip/dileyeceğim şeyler yok listede. Burada da gelsin hayat bildiği gibi gelsincilique devrede. Yaşayalım görelim, yaşayalım öğrenelim, yaşayalım tanıyalım kendimizi. 2023'te herkese iyi insanlarla karşılaşmayı ve iyi insan olabilmeyi ya da kalabilmeyi; kalp, akıl ve ruh esenliği ve neşe diliyorum! Yaşamak yakamızdan düşmesin!


★ ★ ★



30 Ağustos 2022

Bir Bayram Sabahında

Günaydın.

Gök gürlemeli, yağıp geçen yağmur. Tıpkı şimdiki aşklar gibi. Asfaltta bıraktığı izler bile kurumadan biten aşklar gibi, tıpkı. 

Bulutlar var, bilirsin yağma ihtimali de var hani. Her gün yanında şemsiye taşıyıp bir gün yanına almadığında yağan yağmur gibi birden/apansız/ani bastırıveren yağmur gibi, aşklar. İnsan düşünmeden edemiyor; bu muydu acaba şarkıda bahsedilen geri verilen buharlaşan sevgimiz, diye. Başlarken değil de bittiğini anlamaya çalıştığın zamanda soruyorsun bu soruları. Çünkü fırsat mı tanımıştır aşk, olayları ve durumları idrak etmene? Dudaklarına yapışan ani bir öpücüğün heyecanı ve şaşkınlığı gibi gelmiş ve geçmiştir. Anlatırken bile masallaştırma; -mişti... 

Gök gürledi. Yağmur "döküldü" ve geçti işte. Hepsi bu. 

Emekli albaylar nasıl hisseder anladım bugün, elbet aynı şiddette değil anlamam; ama bir zerre de olsa anladım be! Sanki? Uyandım, kalktım, seccadelerin arasında buldum bayrağı, heh dedim "kutsallar" bir aradaymış. Canım annemi öptüm içimden. Bir insan bir insana ne kadar hayran olabilirse, o kadar hayran oldum yine kendisine. Aldım bayrağı balkona çıktım, katlarından kurtarıp şak diye serbest bıraktım camdan aşağı. İtina ile ve kırmızı mandallar ile mandalladım. Demek dedim, emekli albaylar böyle hissedermiş. Sabah ve kör saatleri, daha yüzünü bile yıkamadan koşup bayrak asmak, hep layık olamamış ve daimi bir yetersiz minnet ile. Hoş bunu hissedebilmek de. Eksik yine de bilirim. Çıkıp kendileri anlatmalı belki de. Emekli bir albay ne hisseder bir bayram sabahında diye.


16 Haziran 2022

16 Haziran

"Beni niye sevmedin, niye sevmiyorsun?" diyeceğim insanlarım ya da iyeliksiz; insanlar var. İçimden sizden kaçmak geliyor her fırsatta. Sizi sevmemek ve sizi sevemiyor olduğum için size öfkelenmemek istiyorum. Bunu unuttuğumda normal, hatırladığımda cins/dengesiz oluyorum nazarınızda. Oysaki az değilim. Korkunuz talepkarlığımdan muhtemelen. Daima ve biteviye ve ölesiye sevilmekten korkuyorsunuz. Karşılık veremeyecek ve yetemeyeceksiniz diye ödünüz kopuyor. Mazallah sizin sevginizi yetersiz bulurum da sizden vazgeçerim diye mi bu cimrilik, bu korku? 


Öldük, sizi sevmeyeceğiz diye ölüme revan olduk. Ama sonra yeniden doğurduk kendimizi; içimizdeki sevgiden. Ölümden korkmazdık hiç, "ölsem ya keşke...", "şu okunan selâ benim olsaymış ya keşke..." dediğimiz günlerimiz oldu, çokça. Ölmedik; ama öldük ölmeden. İnan en korkuncu buydu. 


Şimdi, yeniden başlamışken korkuyorum ölmeden ölmekten. Aynı çöle düşüp susuz kalmaktan. İçimden kaçmak geliyor sizlerden ey insanlar, ey insanlarım! 


Bu, bir, içgüdüdür hayatta kalmak için çığlık atan! 

15 Nisan 2022

Kendine Bile Belli Etmeden Sevmenin Güzelliği



7 Tepe İstanbul 

Bu diziyi çok severim, niye bilmem, bilmek de istemem. Çünkü sevmek bir nedenden ötürü değildir. Seversin sonra bunu anlamak ve mantık çerçevesine oturtmak için nedenler arar bulursun. Kalbin iknadır zaten; aklın araçlarıyla aklını ikna etmeye çalışırsın. 
Bilmediğin, isimlendirmediğin şeylerin toplanmıdır sevmek. Anlat denilince susulan, "bi' sus artık bi' sus" dediğinde konuşmadan konuşup susturamadığındır. 
Bazen bir gümbürtüdür sinende. Ve bazen usul usul sızan bir bahar coşkusu. Yok mu bunun isli bir tarafı peki? Vardır; ama mesele mi ki? Zaten onu da seviyor bulursun kendini. Kendine bile belli etmeden sevmenin güzelliği.

16 Şubat 2022

Vedasız


Anneannem. Sana veda bile edemiyorum. Sesin kulaklarımdan hiç silinmesin, bakışlarının karası gözümden hiç gitmesin. 
Yanında bile olamadım. Öyle bir zamana denk geldi ki bu... Sen olsan derdin, benim şansıma ölümüm bile en zoruna denk geldi... Seni bizden alan covid yüzünden şu an ben de sana veda etmeye gelemiyorum... Çok isterdim yüzünü göreyim bir kez daha. Ah... Seni hep burada anlatılan gibi güneşli, ferah hatırlayacağım. 
Tek tesellim, dedeme kavuşmuş olman.

Anneannemin eski bir evi vardı; köşk de diyebiliriz (belki de sadece ben diyebilirim, bilmiyorum.) Annemin doğduğu ev, o kocaman bahçesinde oyunlar oynadığı, çimenrengi ev. Taştan yüksek duvarlar, bina boyunca ve yol boyu. Sonra bir kapı. Tahtadan kapısı vardı bahçenin. Böyle odundan, çevrilip açılan kilidimsi bir şeyi vardı. Onu açar girerdik içeri.

Bahçe büyük, bahçe alabildiğine büyük. Annemin zamanında oranın tam iki katıymış, akıl alır gibi değil! Güneş, uzun kavakların arasından hüzme hüzme akıyor bahçeye ve düştüğü yeri altın tozuyla kaplıyor. Bir yerde akasya, beyazlarını giyinmiş. Bir yerde salkım söğüt, beli bükük. Benim ağacım diyor, annem. Bir oturak gibi gövdesi ve sonra göğe uzanan dalları ve yerleri süpüren saçlarıyla bir salkım söğüt. Acaba oturulmaktan mı bükülmüş beli diye düşünüyor çocuk. Yerler çimenden halıyla kaplı. Tazecik, yemyeşil çimenlerle. Taşlar var dizi dizi, çimenlere basmamak için. Küçük bir çocuğun adımlarına göre fazla aralık. Zıplaya zıplaya ilerliyor çocuk, çimenleri ezmemeye çalışarak. Ve başını kaldırdığında kocaman bir ev görüyor. Ama ne kocaman!

Evin kapısından önce, taş merdivenlerle tanışıyor, iki yanında kaymaklı. Kaymak! Annem nasıl kayılacağını gösteriyor bize. Tabii diyor, zamanla gitmiş o kayganlığı; mahallenin tüm çocukları su gibi akardık bu taştan, kaydıkça olur gene öyle, diyor. İçimizde değişik bir heyecan. Biz de deniyoruz. Haklı pek kaymıyor, kaymak. Olsun zamanla eski haline getiririz biz onu, bir amacımız var artık. Merdivenleri çıkıyoruz, orda balkon gibi bir yer, hemen kapının yanında ve tahtadan tırabzanları var. Annem zili çalıyor. Ve yukarı bakıyor. İki kanatlı cam açılıyor, biri bakıyor camdan ve bir çığlık kopuyor. Başka sesler duyuluyor sonra. Çığlığı atanın kalp çarpıntılarını duyuyoruz sanki te aşağıdan, heyecandan ağzında yarım yarım cümleler.

Kapı... O ev kadar eski kapı açılıyor. Çığlıklar, sarılmalar... Eşikten içeri adım attığı anda değişiyor dünyası çocuğun. Önce kuru bir serinlik sarıyor, sonra bir koku. Sanırım o koku bir tek eski evlerde vardır. Sofa gibi bir yer. Kapı kapatılıyor ve karanlık! Sanki bir adım önce güneş parlamıyormuş gibi oluyor. Başka bir dünya, evet! Alışıyor sonra gözler o loşluğa. Neredeyse annesine yapışık yürüyor ve bir yandan da olabildiğince etrafa bakınıyor. O sofada oraya nasıl çıkıldığını anlayamadığı asma kat gibi bir yer görüyor. Kafası karışık, merdiveni falan da yok ki?

Kapılar kapatılıyor, kapılar açılıyor. Burası daha aydınlık. Yok hayır, burası gayet aydınlık. Kapılar, kapılar geçiliyor. Yalnız bir tanesi var ki ürpertiyor çocuğu. Ardında ne var ki acaba? Oraya kesin bakmalı. Ve bir merdivene geliniyor. Merdivenin ayaklarının dibinde başka bir kapı daha var. Oymalı, koca tokmaklı, ağır bir kapı. Hemen yanında da bir çeşme. Çeşme mi? Ne işi var ki çeşmenin orda? Annesi çeviriyor eski musluğu. Çeşmelere özgü o sesle akıyor su, avuçlarını birleştirip içmeye başlıyor. Bırr hâlâ çok soğuk, diyor. Hemen çocuk da davranıyor çeşmeden su içmeye. Çok soğuk, cidden soğuk su. Ama insanın içtikçe içesi geliyor nedense. Merdivenleri çıkmaya başlıyorlar. Ahşap merdivenleri. Koyu kırmızı yolluklar serilmiş basamaklara. Gıcırtıdan daha naif bir sesle, ahşabın inleyen sesiyle çıkıyorlar basamakları. Beyaz, çift kanatlı ve oymalı bir kapı var en yukarda. Ama ondan önce, merdiven bir yere daha varıyor olmalı. Köprü gibi bir şey var. Merdivende arkasınıı dönüp bakıyor, orda da bir kapı var. Bir oda! Sonradan orasının kiler olduğunu öğrenecek. İçerisi gözüküyor, oymalı, delikli ahşapların arasından. Tahta köprü büyük merdiveni oraya bağlıyor ve sonra üç dört basamak daha uzanıp oraya varıyor yol. Ama kapısı kilitli. Keşfedecek bir yer daha! Beyaz kapıdan içeri girerken bir beyaz kapı daha çıkıyor karşısına çocuğun. Ne garip bir dünya burası, kapılar dünyası! Her yerde çift kanatlı beyaz kapılar, bazıları açılırken gıcırdayan. Koca koca çift kanatlı pencereler, önlerinde ancak bir çocuğun oturabileceği kadar yerleri var ve pencere kanatlarında kancaları... Çok güzeller! Yerler tahtadan, cilalı; onlar da uymuş kapılara yer yer gıcırdıyor yerler. 

Odalar, oda içinden çıkan odalar... Tavanları ahşap oymalı odalar. Anneannemin bence antika sayılabilecek oturma takımları. Hepsi neredeyse siyah kadar koyu kahve, ne ağacından bilmem, belki cevizdir belki meşe. Anneannemin, gene bence antika sayılabilecek porselenleri, şıkır şıkır vitrini, kağıttan ince bardakları. Dedemin antin kuntin eşyaları. Onların ne olduğunu anlamak bile bir oyundu çocuklara. Sonra, dürbünler. .. Dedem de kuşları sever, belki benimki de ordandır. Sanki dürbünün bir tanesi, ufakça beyaz olan, sedef kakmalı mıydı? Öyleyse, şaşırmaz çocuk. 

**Tertemiz çarşaflar nasıl kokar bilirsin anneannenin sandığında. Öyle tatlı bir uyku bilmez çocuk. Burası kesin başka bir dünya, daha önce hiç gelmediği ve artık hep gelmek isteyeceği. Sabahın erken vakitlerinde güneş koca pencereden içeri süzülür de gelir, gelir de yanına kıvrılır çocuğun. Ancak o zaman uyanır tatlı rüyalarından. Gözlerini açıp uyanmak; belki de hiçbir zaman o kadar şahane gelmemiştir çocuğa. Yumuşacık yer yatağında, gerinerek uyanır ve bir de bakar ki anneanne başucunda oturmuş iğne oyası yapmakta. "Uyandınız mı nenesinin balları?" Nene der kendine; ama hâlâ gençtir o zamanlar. Çakmak çakmak gözleri vardır, çatık çatıktır kaşları. Tam da babasının kızı. Ve bembeyazdır teni, güpgüzeldir yüzü. Tam bir Çerkes kızı. Bir tek saçları ele verir yaşını, erkenden düşmüş yıldızlar saçlarına. 

Gündüzleri keşif zamanıdır. Ne de olsa onlarca kapı vardır açılacak, kurcalanacak. Odaların içinde kilitlenip kullanılmayan o kapıların nerelere açıldığına dair hayaller kurulacaktır daha. İş çoktur yani; ne kadar kapı o kadar iş. Merdivenden aşağısı başka bir dünya, yukarısı başka. Ama o ürperten kapının ardı en çok merak edilen. Bir gün şans bu ya, kapıyı açar anneanne. İçerisi başka, hepsinden başka! Sarı ışığın loşluğu ve zamanın tozları altında bambaşka bir yer. Kullanılmayan eşyalar, duvarda asılı bir şeyler ki bence gene hepsi antika.

Penceresi olmayan bir oda. Penceresiz olur mu ki hiç bir oda? Sanki bir yerin tam ortası, o evin kalbi, en mahrem yeriymiş gibi. O oda içinde de kapılar var. Penceresi yok; ama kapısı çok bir oda. Sonra kulağa çalınan eskilerden kalma hikâyeler ki bunlar daha da ürpertiyor çocuğu. İnsan anlayamadığı şeylerden korkmaya ne kadar da yatkın. Hele işin içinde karanlık da varsa. Oda mı büyük, yoksa çocuk mu çok küçük? Tavanı çok mu yüksek, yoksa çocuk mu çok küçük? Sanki altıgen gibi ama henüz altıgeni tam olarak bilmiyor çocuk. Anneanne birkaç dolabı açıyor, birkaç çekmece karıştırıyor ve aradığını bulduğunda çabuk çabuk çıkıyorlar. Çocuk sersem, belli ki daha doymamış bakmaya. Nasıl olsa bir kere daha açılır, gene bakarım diye düşünüyor çıkarken. Belki, şansı varsa... Neyse diğer kapılar var daha. Sıra onlarda. Hem sonra kaymak var, bahçe var kocaman. 

O bahçe... O upuzun kavakların polenleri yuvalanmış köşelerde. Bulut tarlası gibi, güneş altın tozlarını serperek gölgelerle oynaşıyor. Sonra annem salıncak kuruyor kalın iplerle o upuzun kavaklara. Birkaç kere fırlatıyor halatı dallarına, sonunda başarıyor. İlk denemeyi o yapacak. Hem eski günlere gidip gelmek için hem de güvenilirliğini kontrol için. Mızmızlanmıyoruz, bekliyoruz. Ama sabırlar tükenmek üzere. Sonra sıra bize geliyor ve o salıncak, taş duvaları aşacak kadar uçuruyor bizi. Kavakların hışırtısı, rüzgârın dokunuşları ve uçmak... 

Akşamları kapının yanındaki o balkonumsu yere halılar, kilimler serer, minderler atar semaverde çay demlerdik. Sesimizi duyan, ışığımızı gören gelir; bahçe kapısından giren ev halkı, o merdivenin başından yukarı geçemezdi gece yarılarına kadar.  "Çocuklar çay içmez" kuralı orda bozulurdu işte. Semaver çayını seven annem, bizi o güzellikten mahrum bırakmazdı. Sonra rengarek akide şekerleri olurdu. Hangisini yiyeceğimizi bilemezdik. Çay faslından sonra belki de en güzeline sıra gelirdi: Hâlâ genç ve hâlâ çocuk olan büyükler, dayılar, kuzen-dayılarla oynadığımız oyunlara. Annemin çocukluğuyla oyunlar oynamaktı belki de en güzeli; onun çocuk zamanlarına gitmekti. 

Gece güzeldi kavakların, akasyaların altında. Ama illâ ki yukarıdan bir şey lazım olurdu hani bir koşu alıp gelmeli. O eşiğin ardı, hani o gündüzken bile zifiri karanlık olan hol, ürpertirdi işte çocuğu. Ama korktuğunu göstermek istemezdi, gene de giderdi. Çocukken daha mı cesurmuş, korkularının üstüne yürüyen çocuk? O lazım olan şey, bir koşu alıp gel'den bile çabuk getirilirdi. Çünkü her yer karanlıktı, hele o odanın önünden yıldırım gibi geçilir, merdiven soluk alınmadan çıkılır ve sonunda beyaz kapı!

Yağmurlu günlerde bahçeye çıkılmaz, evde vakit geçirilirdi. Anneanne çocuklara sıkılmasın diye o kapıların ardından bir yerden, eski kitaplar çıkarırdı sonra. Şimdiki cep kitaplarından bile küçük, kırmızı, mavi, sarı ciltli kitaplar ve sayfaları ipek gibi. Nerden ve kimden kalmış o kitaplar bilmez çocuklar; ama dikkatli olurlar, belli ki artık yok o kitaplardan. Dışarda yağmur var, bahçe yasak. En güzeli şu sevimli kitaplara, özellikle mavi olanına dalmak tabii. Pencere önünde, anca küçük bir çocuğun sığacağı o yere oturup yağan yağmurun eşliğinde o mavi ciltli kitabı okumak; başka bir dünya daha! Hiç okumadığı kadar güzel hikâyeler var o sarımsı ipek sayfalarda. Her hikaye bir çiçeğin öyküsünü mü anlatıyordu yoksa? Bir tek papatyanınkini net hatırlıyor. Kışın köklerini toprağa salıp, baharda tekrar canlanan bir papatyanın ağzından anlatılıyor hikâye. Belki de ondan sonra böyle çok sevdi çiçekleri, bilinmez. O kitaba ne oldu, nerde veya kimde kaldı bilmiyor hiç. Ama hâlâ zaman zaman sızlar içinde bir yerler. Hiç bir kitap için sızlar mı insanın içi? 

Bir fotoğraf, bu anıdan yıllar yıllar sonra çekilmiş... Ne yemyeşil çimenler kalmış ne de evin eski ihtişamı. Issızlık yıpratmış tahtalarını, soldurmuş çimenrengini. Kaymaklarsa kaymıyor artık. O zamanlar Cumhuriyet'ten eski derlerdi bu köşke. Asıl şimdi eskimiş, yaşlanmış gibi. Ama bu haliyle bile büyüleyicidir. Her baktığımda kokusunu, o kuru serinliğini ve o kapıların gizemini yollar bana. Şimdi hain bir yangına kurban gitmiş diyorlar. Dünyalarımı yakmışlar. Güneşli odalarımı, gizemli kapılarımı, yağmurlu pencerelerimi, anneannemin gençliğini, annemin çocukluğunu yakmışlar sanki. 

Bir fotoğraf sadece çekilenin hislerini anlatır/gösterir/yansıtır sanki. Ya o an fotoğrafı çekenin hisleri? Ya onun gördükleri? Onları anlatabilen fotoğraflar var mıdır? Bir çocuğun gördüklerini, içinde hissettiklerini hangi fotoğraf anlatabilir? Fotoğraftaki yalnızca kendini anlatır. 

6 Şubat 2022

CRP, aPTT, CK, TnI, LDH, sO2

İnsan vücudu bir kimya laboratuvarı. Verilen ilaçların etkisini bir şekilde görüyorsun da organlara ne oluyor o sıra? Ne kadar güçlü olmalılar ki bu ani değişkenliklerin yorgunluğunu üzerlerinden atabilsinler? 


Ve o güç nereden geliyor? Pes etmişsen misal, yaşamak gelip seni yine de buluyor mu, onca yıl sonra? Yoksa o da mı tamam, yeter bu kadar, diyor? 


Rüyâ görüyor mu misal şimdi? Acı duyuyor mu? İçinde söylemek istediği sözler var mı hâlâ? Ağlamak, ağıt yakmak istedikleri? Vereceği nasihatler var mı? Ya da içimizi ferahlatacak bir şeyler? Ne olacak peki, onca yaşanmışlıkların ve dahi yaşanmamışlıkların hatırası, ukdesi?


İnsan neye üzülüyor aslında böyle durumlarda? Varız (bunun bilinciyle gelmiyoruz) ve yokuz (bunu bilerek gidiyoruz). Bilmek ağırlıktır ruha. Gelişler ferah ve gidişler darlık. 


Ne diyeyim, ne dileyeyim? Ne isteyeyim, söyle istediğini de bileyim, onu dileyeyim? İnsan isterken hep bencil. Ama senin için isteyeyim, söyle. 


Bıkmışlığını, kalp kırıklarını, yaşanmamışlıklarını, özlemlerini bir kefeye; içindeki yaşama sevincini, beklentilerini, sevgilerini bir kefeye koy, tart. Kanaat notunu da koy üstüne söyle; hangisi ağır geldi? 


Seviyorum seni. Çok seviyorum varlığını. Ellerini, elmacık kemiklerini, kendine has ayak parmaklarını, çipil çipil bakan gözlerini, rüyâlarını, fısır fısır dua edişlerini, neşeni, asaletini, gururunu, dertlenişlerini, inadını, bedbinliğini seviyorum. İyi varolmuşsun güzel insan! 


Dualarım seninle, sen neyi nasıl istersen öyle olsun! Unutma ama; bazen olmayanlardan da güzellikler doğuyor! Seviyorum seni! 

9 Ocak 2022

Uçurtmanın Ümidi


Düştüğüm kör kuyudan çıkarken içimde ne varsa yitirmişim. Sevmek en başta, yaşamak sevinci, neşe, başarma azmi, macera ve daha bir sürü şey. Çıktım; çünkü çıkmak gerekirdi. Varolmuştuk bir kere. Yaşamak yakamızı bırakmadı ya da cesaret bulamadık ya da Azrail unutmasın diye edilen duaları kabul olmayan; ama mezarlıklarda kahkaha atabilen biriydik.


Çıkınca da iş bitmedi elbet. Her şeye yeniden başlar gibi ezberler ettik, yola devam için. Bildiklerimizi unutmuştuk ya çoktan, eski alışkanlıklarımıza da geçit vermedik. Gelsin hayat bildiği gibi gelsin~cilik dedik. "Ölümü göze alan yaşamayı da bilir~cilik.","Yaşam anlamsızdır; ama yaşamaya değerdir~cilik" dedik. "Her zaman başka vardır~dan elindekileri parlatmaya bak"~a geçtik. Sırf yolda olmak ve düşünmemek, eski dostumuz kör kuyuya tekrar düşmemek için dümdüz, sıradan, sıkıcı yollara revan olduk. 


Zaman geçti. Çok zaman geçti. Zaman hâlâ geçiyor... Şimdi o sıkıcı, sıradan, dümdüz yolda eski bizi; o kör kuyudan çıkarken ağırlık yapmasın diye ruhumuzdan teker teker söktüğümüz parçalarımızı özlüyoruz. Ve bazen, bir gün diyoruz; kendimizden kendimizi tekrar doğurduğumuzda kavuşacağız eski neşemize. Ve belki de daha parlak olacak şenliğimiz kim bilir, diyoruz tüm nahifliğimizle. Bazen de kör kuyunun hatırası karanlıkla, o "bir günün" asla gelmeyeceğini, nafile bir ümidin uçurtmasını uçurduğumuzu düşünüyoruz. Böyle işte ahval ve şeraitimiz.


Sevgilerim sizindir...

12 Eylül 2021

Duygularımı Yitirdim, Hükümsüzdür.



Dear My Dear,

Buraya eskisi kadar sık uğramayışımın sebebini buldum. Eskiden iki lafımdan biriydin sen, Oh Darling. Şimdilerde hiç yoksun. Çünkü duygularımı kaybettim. Çünkü kalbimle bağımı yitirdim. Sen benim duygularımın diliydin. Oturup bunun için ağlayabilirim. Şu an bile gözlerim nemlendi. 

Seni sen yapan şeylerden biri yok artık, çalışmıyor, kayıp. Öldürdük zaten bir kere göz göre göre. Yeniden canlandı sanırken kökleri çürümüş meğerse. Bu şekilde yaşanmaz demiyorum ; ne zamandır yaşadığıma göre... Ama bu şekilde yaşamak istemiyorum. Duygular olmadan kendimi duvar gibi, robot gibi ya da yaban gibi hissediyorum. Etrafta uçuşan, kurşun gibi yağan duygular var ve benim üzerimde çelikten bir yelek. İçime işleyen hiçbir şey yok. Aklımın duvarlarını aşıp da algı noktasına ulaşabilen varsa ne âlâ! Onlar da sadece kavram olarak anlaşılıyor; hissi olarak bir kaydı düşmüyor içime. Hı, evet sevinmiş, hımm galiba üzüldü...

Bu çağdan bunaldım, bu çağda yaşamaya çalışan kendimden de...

7 Ağustos 2021

Sene 2021


Pandeminin 2. yılına doğru şuursuzca ilerlerken ülkenin güneyinde yanmayan tek orman kalmadı neredeyse. Yazarken fark ettim, ülkemde demedim, ülkede dedim. Çok üzücü. Bakma böyle biliyor gibi konuştuğuma, daha yangının ilk günlerinde bıraktım haber takip etmeyi. Ormanlarda yanan her karıncanın, arının, sincabın her yaprağın canını düşündüm. Yıllara meydan okuyup göğe kollarını uzatan ağaçları... Geçmeyen bir ürperti sardı beni, tüylerim diken diken... Çığlık atmak istedim, yeter diye bağırmak, yeter diye bağırmak istedim, istedim de yapamadım gözyaşlarıma engel olmaya çalışırken. Çünkü bunu bir adım ötesi öfke, en az o yangınlar kadar yakıcı öfke. Ve bunun da bir adım ötesi hiçbir şey yapamıyor olmanın getirdiği derin buhran... Çaresizlik bu hayattaki en kötü şeyler listesinde. Yapmak isteyip de yapamamak. Bu şeyden bile kötü, yaşamak istememekten. Çünkü yaşamak istemezken içinde kıvranıp duran, varlığı ve varlığının sıkışmışlığıyla seni durmadan rahatsız eden hiçbir duygu yoktur, bomboştur için. Oysa çaresizlik hissi öyle değildir. Dürtükler seni sürekli, etlerini çimdikler, hadisene der; bir şeyler yapsana... Birden, postacıyı gördüğünde oturduğu yerden fişek gibi fırlayan eski zaman insanları gibi bir hışım ayağa kalkar, hızlı hızlı bir iki adım atar, sonra da yolun ortasında duruverirsin öylece. Nereye gideceksin ki? 

Sevgiden nasibini almamış insanların devrinde yaşıyoruz, gerçekten sevilmemiş, hayatında hiç içtenlik nedir görmemişlerin. Bu kadar bilinçli kötülüğü başka türlü açıklayamıyorum. Ama Pollyanna gibi kötüleri sevelim, sevelim ki onlar da iyileşsin, diye de düşünmüyorum. İyilerin iyilikleri yaşatabilmesi için kötü olması gereken zamanlar mı bunlar yoksa? Yoksa herkes ilk defa böyle mi kötü olmaya başladı; iyilik için? Bu da değil istediğim. Adalet istiyorum, bizim buralarda antika oldu, pahası çok. O canlar için adalet istiyorum.

Hani derler ya anne baba olunca anlarsın diye. Ben de hayatıma sarı bir şahsiyetin girmesiyle iyice anladım konuşan gözlerle bakan canları. İnsandan gayri bir canlının meramını anlamak, ona saygı duymak başka bir şey imiş, başka bir mertebe. Dilerim bir gün de bitkilerin dilini anlayabilsem annem gibi. 


4 Ağustos 2021

Sevgili Hiçkimse,




Yalnızlığın yalın gerçekliğinden seslendim sana az önce. Ancak ve ancak, bir kimse iken hiçlenerek yok sayılmışlar anlayabilir, sadece ve sade kalmış beni. Bu tarz afili cümleler kurmak yoktu aklımda; ama sana seslenince kendiliğinden geliverdiler. Sevdiysen ne âlâ, sevmediysen üzgünüm. 

Oysaki pek de farklı değildi yaşadığım zamanım. Etrafımda olmayan; ama kafamın içini dolduran bir kalabalıkla yaşıyordum ne zamandır. Dokunamasam da bu kalabalık kafamın içindeki sesleri duymamı engelliyormuş, şimdi anladım. Kalabalığın ardında kalan boşluğun çınlaması sanırım bu, hiç geçmeyen uğultu, kulağımda. Fiziken dokunamasa da birbirinin ruhuna dokunan insanların, normal zamanda aynı ortamda bulunsalar bile hiçbir şekilde birbirine temas etmeyecek hayatların kelimeler vasıtasıyla birbirine temas ettiğini gördüm. Kelimeler... Ki onlar büyüdür! Ah Hiçkimse ah... Konuşmayalı ne kadar olmuş düşünceler yarışıyor söylenmek için.

40 dereceye varan sıcakların örttüğü çıplaklığın sağladığı yalınlıkla, yalnızlığa ekteki görsel oluyorum adeta. Özgürlük ve yalnızlık birbirine aşık sevgililer gibi olmalı, hiçbir zaman birbirine kavuşamayan. Bu, hayattaki mutluluğa giden bir yol olsa gerek; onlar, özgürlük ve yalnızlık, için cehenneme çıksa da.