24 Mart 2018

Lâ Lâ Lâ Ness ツ



Sevgili 30!

Senden bir şeyler beklemiyorum, ilk olarak bunu demek istedim. Hani biliyorsun ya tebrik mesaj ve iletilerinde "yeni yaşın sana bla bla bla... getirsin..." derler. Hayır canım benim, senden hiçbir şey beklemiyorum. Aksine ben sana bir şeyler vadetmek istiyorum. Mesela sevgilim 30, sana canımız ne isterse öyle yaşamayı, ruh halimiz neye el verirse öyle olmayı vadediyorum. Sana yalın, sevgi bağlarının aşırı bağlayıcı ilmeklerinden uzaklaşmış; ama kopmamış bir yaşam sunmak istiyorum. Sana yalnız olduğumuz gerçeğini, bizi üzmeden, tertemiz bir kabullenişle sunup bununla harikulade bir rotanın ilk durağını çizmek istiyorum. Sana özgürlüğü vadediyorum canım 30; her ne kadar bunu görmek sana kısmet olamayabilirse de! Sana tüm etiketlerden azade, umursamaz ve bir o kadar da tebessümlü bir ömür istiyorum canımcım 30! Ve hepsinden öte... Tüm şiddetli istemlerime rağmen varolabilmeyi başarabildiğin için...  İyi ki miiiiiiiii doğdum?!

:)(:

(bir de öldükten sonrası için "iyi ki öldüm" temalı bir yazı hazırlayacağım, bu şahane bir fikir :)


*
Mart başında arkadaşlarıma ve aileme yeni yaşımı nasıl kutlamak istediğime dair fikirler saçmıştım. Fakat her biri birbirinden yoğun aile fertlerim ve pek kariyerli arkadaşlarım tarafından çok dikkate alınmadım. "Yaparız ya, evet, hı hı neden olmasın, ben ayarlarım bir yerler..." Daha o zamandan anladım bunlardan bir halt olmayacağını ve kabul ettim, temiz. Dedim belli oldu, kendi kendime kutlayacağım bu yaşı. Gün geldi çattı, hepsi birer birer akşama ne yapıyoruz diye döküldü. Pardon? Akşama? Kim? Canlarım benim, vicdan azabı mı yaptınız? Ah, kıyamaaaaam, mı sandınız! Valla kıydım. İçlerinde pek güzel teklifler de vardı; ama hiçbirine kapılmadım. Üzgünüm; ama ben kendime bir söz vermiştim, sizin gibi verdiğim sözü unutacak değildim. Tertemiz bir başlangıç oldu yeni yaşa. İnsanlardaki değerimi gördüm ve biraz canımı acıtsa da kabul ettim. Ve insanların bendeki değerlerini tarttım. Meğer benim terazi fazla tartıyormuş. Onlardaki fazlalığı yeni insanlarda ya da kendimde değerlendirmek üzere karar aldım. Bakma karar aldım dediğime, öyle yapma yolunda uğraşacağım yani. 

*

Şöyle bir şey demişim, yani yazmışım aslında: Yaşamak zor; sarih akılla yaşamak daha da. Normalde sarhoş olacak kadar içmem hiç, tadında bırakırım. Neden? Çünkü kontrol manyaklığı. Neden? Çünkü sarih akılcılık... Bu sefer her zamanki sınırımı bir tık aştım. Bir tık çünkü, eve gittiğimde beni bir kutlamanın beklediğini biliyorum, idare edebilmeliydim en azından. Aşılmış bu bir tık, beni, olağan kendi kendime konuşma halimden kendi kendime konuşur ve kendi kendime kıkırdar hale getirse de bence iyi idare ettim. Eve gittiğimde tüm sülalenin evde olduğu sürpriziyle bir nebze daha sarhoş oldum tabii. En büyüğünden en küçüğüne herkes vardı, hatta şampiyonlar ligini bile toplamışlardı. Yaklaşık 30 kere falan mum üfledik minik yeğenlerimle. 1 2... İ ki dooo duuu! Sonra, annemin, yaşıma başıma bakmadan odamı doldurduğu balonlarla oynadık çığlık çığlığa. Gecenin bir yarısı sevinçten çığlık atan, iii kii dooo duuuu diye bağıran çocuklarla birlikte çığlık attım ben de valla. En lezzetli kısım buydu! Kafamın güzelliğini çocukların neşesiyle kamufle edebildiğimi umuyorum :) 

*

Sevgili 30! 

Böyle enteresan bir başlangıç yaptık. Üzülmeli, ağlamalı, kafası güzel, sevinçten çığlık atmalı bir girizgah oldu. Vira bismillah diyelim! Heeeey hadi yallah!

21 Mart 2018

Blur Dans


 *
Dear My Dear,
Sana bu satırları duştan sonra bornozla takılmanın keyfi ile sümbül kokuları eşliğinde yazıyorum. 
En sevdiğim çiçeklerde ilk beştekilerden biri sümbül, aşığıyız efenim. Bu dengesiz bahar havasında saçlarım ıslak böyle eğleşmekle kumar oynadığımı bilsem de gene de engel olamadım kendime, sana iki satır karalayayım istedim. 

*
Dear My Dear, 
Böyle gitmeyeceğini bildiğin halde direndiğin şeyler var mı senin de? Yok yere hayatı zorladığın şeyler hani?
*

"Kimse benzersiz değil, herkesin yeri doldurulabilir." diyor pervasızca. O bunu söylerken ben üzülüyorum. Ve bir miktar da güceniyorum, belki. Ama nasıl yani, yani neden? Bir tek ben miyim herkese gönlünde ayrı pencereler açan? Bir ben miyim herkesi ayrı ayrı ve kişiye özgü seven? Herkes mi böyle düşünüyor? Üzülerek kabul ediyorum. Yoo, hayır aslında pes ediyorum. Pes ettiğim için de üzülerek...
İnsanın içini acıtan bir şey bu; sevdiğin bir yolda, kendi ayak izinin üstünde bir başkasının ayakkabısını görmek. Ve bazı iç acıtan şeylerin seni senden uzağa itişini izlemek.

Herkesin yeri doldurulamaz hanımlar beyler, bunda baştan anlaşalım bir! Bunu, bu önermeyi kabul etmek kendi bencilliğini kabul etmektir. Pis bir bencil gibi herkesi aynı görmek ve onun özge ruhunu hiçe saymaktır. Görüyor ve artırıyorum, bir ruh emiciliktir bu!
Herkesin yeri doldurulabilir mi cidden? Peki benim de mi? Bu, bu soru, ve zaten belli olan cevabı, hayal kırıkları üzerinde dans etmek lâ lâ lâl lâ lââ ♩♪♫♬
Dans etmek demişken... Yukarıdaki resime bakıp şöyle dedim: Paralel evrenlerin birinde ben, mutluymuşum! 
  *John Whorf, Balıkçının Dansı 1939

11 Mart 2018

Tek Ayakkabı

Dear My Dear,

Sana bu satırları S'İstabul'un aerosolleri sebebiyle limandan gelen gemi düdüklerinin beni mest eden sesleri eşliğinde, ruhumun en bulanık yerinden yazıyorum. 
Gemi düdükleri biteviye çalar, ben mutlu olurum. 
Not edilsin kişisel tarihime: Bu; bir ândır, mutluluğun dudağımın kenarına bir tebessüm iliştiriverdiği. 

Öğlen alelacele evden çıkıp minik; fakat pıtır pıtır Ness adımlarıyla koşarcasına yürüyerek yola düştüm. Her zamanki kestirmeden bir arka sokağa geçtim ve ara sokak tenhalığının verdiği ferahlıkla minik elbisemle daha rahat koşar-yürümeye devam ettim. Derken bir çöp tenekesinin yanında bir şeyi fark ettim. Bir ayakkabı. Ama... Bir... Tane... Ayakkabı... Bir tane ayakkabı? Kadın ayakkabısı. Hani bir âdet var ya, biri ölünce kapıya ayakkabıları koyulur; öyle bir şey sandım başta. Ama dedim, neden çöpün yanına koymuşlar ki? Ve asıl soru; neden tek ki? (Âh! Canım gemi düdüğü hâlâ çalıyor...) Garipsedim. Ve derken başka bir şeyi fark ettim. O tek ayakkabının altında bir kağıt vardı. Sepya sarı. Kitap sayfası. Ben o tek ayakkabıyı gördüm, bunları düşündüm ve yanından geçip gittim. Topu topu 6-7 saniyede olmuştur hepsi. Derken bir şey oldu mikrosaniye içinde. Ben geri döndüm ve seke seke koşarak tek ayakkabının topuğuyla tutturulmuş o tek sayfayı çekip aldım ve döndüm koşarak yoluma devam ettim. Ta ki sayfaya göz atana kadar:

<< Sevgili Anneciğim, babacığım, bu mektubu alınca sakın ürkmeyin.>> 

İlk satırı okuyunca zınk diye duruverdim yolun ortasında, çakıldım. Dünya Batı'dan Doğu'ya doğru değil de bu sefer Güney'den Kuzey'e doğru dönmeye başladı sanki. Afalladım. İlk satırı okuyunca aklıma hemen, o tek ayakkabının sahibi kadının intihar etmiş olabileceği geldi. Acaba yanlış mı yaptım o kağıdı oradan almakla? Acaba bir başkası için mi bırakılmıştı o kağıt? Bir ölünün son arzusunu, son iletisini elinden mi almıştım? Belki de birileri sosyal bir deney yapıyordu da insanların tepkisini ölçmek istiyordu? (Delireceğim.) Ne kadar duraksadım orada bilmiyorum, sonra birden ayıldım, uyandım ve o tek ayakkabının altından aldığım o tek sayfa elimde, hızlıca yürüyerek yoluma devam ettim. Buluşma yerine geldiğimde o tek ayakkabıdan ve o tek sayfadan kimseye söz etmedim. (O yüzden burada sana anlatıyorum Dear My Dear!)


Hani bazı ânlar vardır ya, böyle yaşamın/evrenin seninle konuştuğunu hissedersin, bu da öyle bir ândı. Hâlâ düşünüyorum; o ayakkabı neden tekti? Ve neden o sayfa o ayakkabının altındaydı? 


10 Mart 2018

Anlatamamanın Sarmaşıkları


*

Dear My Dear,

Sana bu satırları gözlerimdeki cızırtıdan mütevellit bulanan gözlerimle ve büzüşüp büzüşüp eğilen dudaklarımla Atuan Mezarları'nda kaybolmuş Tenar misali, sinemin en ortalık yerindeki karadelikten yazıyorum. Oldukça sarih bir şekilde diyebilirim ki hüzünden boğulduğum anlardan biridir bu. 

Nedir? Ne mi, nedir? Anlatabileyim isterdim ben de, çok! Anlatamadığım, sadece görmezden gelmeye çalıştığım bir şey. Görmezden gelemezsem, beni, yavaş yavaş dahi de olsa öldürmeden "ölsem daha iyiydi" diyecek şekilde yaşatacak çünkü bu. Bu işte. O, bu, şu.

(Gene anlatamamanın sarmaşıklarına dolandı.)

Biliyorum. Ve biliyorum; yalan hepsi. Heeeep si! Kimseye yalan söyleyemiyorum kendimden başka. Ve bu yalan beni öldürecek. Bugün değilse de birgün. 

Neye üzülüyorum... Ne üzülmesi be! Neye ölüyorum biliyor musun? (Ah gene... Aptal, bilmiyorsun!) 

(tutamadı daha fazla.) Özgürlüğüm, nerdesin diyordum ya, neredesin cidden? Sessiz sessiz ağlamak da bir nevi özgürlüğün kısıtlanmasıdır. Mutsuzluğunu başkalarına da bulaştırmamak için mutsuz değilmiş gibi "durmaya" çalışmak da. Siz bunun ne mene bir şey olduğunu bilir misiniz Dear My Dear? Bilmeyin de isterim. 

Hayatımda böylesi ağladığım sayılıdır bir şeyler/kimseler için. Şu an mutluluklara gölge düşürmeyeceğini bilsem ya da kahverengi gözlerde kalıcı bir bulanıklığa sebep olmayacağını ya da kalplerde krizlere yol açmayacağını, dikine dikine keserdim bileklerimi. Bazen insan, ölürken bile özgür değil. Belki de bu benim saçmalığımdır; özgürlüğün aranmaması gereken yerlerden biridir ölüm de? Ve belki de, bizler çok büyük bir saçmalığın içine düşmüşüzdür de yaşamda da özgürlüğü arıyoruzdur?

İçimdeki bu özgürlük susuzluğunun kaynağı ne? 

Çağrılar yapıyorsun, bak, başka yörüngelere düşüyorum, diye.  Sonradan görüyorum. Hayatımdaki cevapsız(lık)lara yenilerini eklemiş oluyorsun, bilmeden. Ve ben, varlığımın ispatıymışçasına çoğalıp büyüyen hiçliğimle, ölümden uzaklaşan ölümî bir yakınlığa düşüyorum. 

Bu yazının en başında ya da tam ortalık yerinde yankılanandır, kafamın içinde: Bu adam benim ölümüm! Tezer Özlü bir mektubunda yazmıştı böyle. (unutmadığım nadir şeylerden biridir)

Toparlanmalı.

Gelişine yaşamalı. Öylesine. Sıradan. En basit haliyle. Biliyor musun Dear My Dear, yaşayabilmek için bu yolu zorluyorum kendime. Bu yoldan git Ness diyorum. Diğerinde there is nothing for you here, only death, çünkü. 

*
Hayali kişilerim ya da paralel kişiliklerim var. Bazen tutkuyla sevdiğim aşığım, bazen en yakın sırdaşım, bazen de beni benden iyi bilen yol-arkadaşım olan. Kim kimdir bilmiyorum; ama adları bazen Oh Darling, bazen Dear My Dear oluyor. Ve sırf bunlara inat... Canımı acıtmadı, canımı öldürdü. Bir kere daha. Lanet olsun, bitmiyor haklarım da. Oyuna devam...


*
Zaman çok hızlı. Martın 10'nu oldu biraz önce. 10 gün. Akıl almıyor. Bu fotoğrafları da aylaaar öncesinden çekmişim. Öyle de güzel denk düştük ki ! 






*“Weeping Angel” New England Cemetery 2015

4 Mart 2018

Sevinelim(!) Mi?

 
Maximilian Lenz 


Dear My Dear,

Sana bu satırları, pofuduk yastıklar arasında ve bilumum mis kokulu nevresim, yorgan ve battaniyenin altından; sıcacık yatak içinde kedi gibi gerinip biraz sağa dönüp biraz yüz biraz sırt üstü yatarak ufak çaplı sırıtmaklı keyifler halinde; aklımın içinden yazıyorum. Yaşamaktan keyif aldığımı net bir şekilde söyleyebileceğim anlardan biri bu.

İşitmek gibi bazı şeyler. Sürekli aynı frekansta "işitiş (duyuş)" bulan sesler bir süre sonra ya seni çileden çıkarır ya da ne bileyim kendine kayıtsız bıraktırır ya, öyle işte bu da. Şu an kayıtsız kalamadığım zamanlardan biri. Sana kayıtsız kalamayışlardayım Dear My Dear! 

*

Ne zamandır dilimde yok "ölmek istiyorum"lar. Sevinelim(!) Mi? Düşündüm bunu. Yolların gene aynı yere dönüp duracağı bir yolculuk istemiyorum artık. Çooo ook sıkıldım bunlardan. Uzun, upuzun ve biteviye ıssız bir yolda, bozkırın ya da ne bileyim bir çölün ortasından geçen bir yola bile razıyım. Yeter ki bir yere varsın, varışı bir türlü göremesem de. Başa, başa ve te en başa döndürmesin beni. Çok geçtim ben o yollardan; her defasında biraz daha zorlanarak. Sı kıl dım. 

*

Geçen gün bir şey için hayattaki tek pişmanlığım gibisinden bir şey dedim. Bu sabah aklıma o geldi. Pardon? Pişmanlık mı? Tek pişmanlık mı? Hah ha! Güldürme beni cicim! Abartma işini de abartacaktın, elbette senden de bu beklenirdi; duyguları tam manasıyla veya tadında verebilmek için yapacaktın da bunu... Yanlış bir alan; pişmanlık. Pişmanlık ne saçma bir duygudur. Geçmişte olmuş ve ölmüş bir şeye dair hâlâ duygular beslemek ona dair fikirler biriktirmek ve saire... Hiç benlik değil. "Olmuş olan, o ân olması gerekendi." Bunun ötesine geçemezsin, geçmişe gidip olanları değiştiremezsin. Back to the future babé!  .) 

*

Geçen gün merhaba-günaydın-iyi akşamlar seviyesinde samimiyetimin olduğu birinin yanından geçerken kendisine "merhabalar" dedikten sonra "merhaba canım" cevabını aldım. Canım? Artık o kaşım nasıl yukarı kalkmış, dudağım nasıl kıvrılmışsa alaycı, dönüp "kusura bakma ağız alışkanlığı" dedi, o biri. "Sen en gereksiz samimiyetlerin kağğ tiliğğğ siğğnnn." :p 

*

Allah beni kahretmesin, hâlâ yalan söylememekte ısrar ediyorum. Başarılı olabileceğim bir kulvar da değil gerçi. Lanet gelsin benim gibi doğruların kölesine. Pfff... Neyse bir de ben beddua etmeyeyim şimdi. Hayat zaten yeterince zor bize. 

*

Akşam eve yürürken bir şarkı keşfettim, ama nasssıl güzel, ama nasssıl komik! Yol boyunca kıkırdaya kıkırdaya yürüdüm deliler gibi. Aa dur, bunu kenarda köşede kalmış şarkılar köşemizde irdeleyelim! :)

*

Özgürlüğüm, 

İçimde sana ayrılmış kocaman bir boşluk var. Aklıma sen geldikçe özlemden gözlerimi dolduran kocaman bir yokluk. Nefes alışlarımı sıklaştıran bir nefes darlığı. Özgürlüğüm, bana ne zaman geleceksin? 

Özgürlük birine nasıl gelir? 

Ölmek istiyorum işte bunları düşününce. Düşünme böyle. Tekrar et içinden: Yaşam anlamsızdır; ama yaşamaya değerdir. Yaşasın, yaşam anlamsızdır; ama yaşmaya değerdir-cilik! Yaşasın, ölümü göze alan yaşamasını da bilir-cilik! Peh...

Bana yaşamın yaşamaya değer olduğunu öğretir, gösterir birileri lazım yaşamımda. Lanet olsun, evet, biliyorum! Ah hayır bilmiyor, belki sadece hissediyorum, öyledir; anlamsız-dır. Bana bir sebep göstermeli yol arkadaşlarım. Diğerleri beni sadece aşağı çeker ki ben oradan yeni çıktım. Dönmek de istemiyorum o kuyuya. 

*

Ve saire. Kelimeleri eğip bükmeyi seviyorum. Cümleleri de. Upuzun cümleler kurmayı da. Cümleleri birbirine bağlayan noktalama işaretlerini de. Alakasız gibi görünecek belki; ama baharatları da seviyorum. Aynı yemeğe her seferinde başka bir baharat katmayı da ya da hepsini birden, seviyorum!


*
Bir keresinde 2030'da Mars'a gidecek olan birinden bahsettiler bana. Hayal değil, canlı kanlı biri imiş hani! Allah'ım daha adamı görüp 2 kelime etmeden hayranlık duymaya başladım kendisine. Mutlaka tanımalı; düşünceleri, hisleri neler öğrenmeliydim. Bir şekilde kendisiyle tanışmaya fırsat bulamadan uzak düştüm bu şanstan. Her şerde bir hayır, demiş atalar :)) Şimdi adam, a dese ona âşık olacak, 2030'dan sonra da Ölümsüz Diyar'dan Aragorn için vazgeçip kışın çöken yıldızsız gecelerde karanlık içinde kalan Arwen misali, hüzün içinde solan ağaçlar gibi kalacaktım belki de. Huh! :) 

Aklıma da nerden geldi şimdi bu ? :)(:

*

Şu resimdeki kadınlardan biriyle kendimi özleştirdim ilk gördüğümde; kıkırdayarak. Bir grup kadın adama odaklanmış, ikisi arkada dedikodu çeviriyor, diğer grup da hepsinden uzakta kendilerince eğlenmekte. Ben kesinlikle gerçeklerden uzakta kendilerince eğlenenlerden biriyim. Hem de şu yok mu kafasını geriye atmış kızıl saçlı. Heh, ben olsam olsam oyum! :) O da adamı fark etmiş; ama sadece izliyor. Vesaire. 

8 Şubat 2018

Royal Maroon

 

Hani yazmasaydım deli olacağıdım diye değil de ojelerim kururken bozulmasın diye yazıyorum şu an. Yazmak yazmak olalı böyle aşağılanma görmedi, derdim; ama o kadar çok çöp kitap var ki ya da o kadar çok "2 cümleyi peşpeşe dizen yazar olmuş" ki; demeyeceğim. Belki de yazmaya getirilmiş en tatlış sebep budur? (değil değil.) 

Anlatacağım birkaç şey vardı; ama nedense şu an Meksika çöllerinde yuvarlanan diken çalısı yumağı imgesi dönüyor zihnimde. Vuu uuuvv pphuuu... toz. toz. toz. çember. çember. diken. diken...

*
İyilerin kazanamadığını görünce üzülüyorum. İyi şeylerin devam etmediğini görünce de. İyi şeylerin devam etmeyeceğini bile bile denemeye devam eden iyilerin nahifliğini görünce de. 

*
Dear My Dear ! 

Akşamları soğuğa aldırmadan; hatta soğuğun başımdaki ağrıya iyi gelişine kapılarak, yürüyüşe gidiyorum. Eve gitmemek için yolu uzatma bahanesiyle değişik değişik sokaklardan yürürken yolum Arnavut kaldırımlı dibi denize dökülen yokuşa çıktı birkaç kere. E haliyle, senden çok dear olmasın, sevgilim denize dayanamayıp... Aslında çok mutsuz olduğum bir akşam başladı hepsi. Terapiye diye gittim deniz kıyısına, dalgalara baktım, taşlara. Mutsuzken ya da ağlarken o sokaktan indiğim iki oldu. 

*
Konuşurken aslında konuşamadığımızı hissettiğim kimseler var. En baştaki kişi, babamdır Bir şey anlatmaya çalışırken aynı zamanda, ben seninle niye konuşuyorum ki, diye söylendiğim bir konuşma bu, bahsettiğim. Bir taşın parçalanamazlığı, bir taşın değişmezliği, işte bu. Sonra mana veremediğim konuşmalar var, başka başka kimselerle...

*
Rüyâlarımı kahramanlarına anlatmalı mıyım, hı ne dersin? Gözlerinden öperim!


4 Şubat 2018

L KOLTUK


Şubat, 2016 

Günlük seslerin silinir olduğu saatler bunlar. Yoo, hayır; sabahın ilk ışıkları değil ya da gecenin en zifirisi. Günün en civcivli saatleri bunlar oysaki. İnsan, sevdiğinin yanındayken diğer sesleri duymaz olur ya, öyle hani. Benliğin, diğer yarısını biteviye ararken her türlü rengin ahengine, sesin tınısına, kokunun üst notalarına ve dokunmanın sıcaklığına açık olduğu gibi değildir insanın algısı o vakitlerde. Aranan yarım, bulunmuştur ya, oh! Dünyanın geri kalanına kapanır duyular. Bütün olmanın verdiği o hisle, hiçbir matematiksel kabulle ispat edilemeyen; bir artı birin gene bire eşit olması boyutudur bu.

Bir tek molekül, tüm reaksiyonu tetikleyen… Bir insanın bir diğerini tümüyle, yani olduğu gibi ve yani, tüm kötüsü ve olağanca iyisiyle sevmesi mümkün müdür? Kıvılcımı çaktıran bir şey ve sonrasında tümü kabullenme ve ilerleyen zamanlarda da olanı, her ne ise ve değilse, sevme... İnsan birini sevmeye bir şeyden başlıyor, bunun sonucunda bir süre sonra galiba âşık oldum dedirtiyor o şey insana. Ne olduğu ancak zamanla kavranabilecek bir şey bu. Sonra etap etap sevmeye devam ediyor. Aynı insanı kaç farklı şekilde sevebilirse bir insan, öyle sevmeye devam ediyor.

“Ben bu rakunun ilk neyine âşık oldum acaba?”, diye cevabını bilmediği bir soru daha yolluyor evrene. Kucağındaki bilgisayarın “düşük pil uyarısı” vermesiyle irkiliyor. Düşünce zincirleri çözülüyor birden. Halka halka uçuşup yok oluyor düşünceler. Kendi de salınıp durduğu paralel evrenlerden koltuğun kısa koluna ışınlanıyor molekül molekül. Balkonun kapısı açık, hafif de serin hava. Gökte sarımsı bir grilik var; “kararsızlığın sarımsılığı” diye düşünüyor. Ekrana, yaklaşık bir saattir yazmaya çalıştığı makaleye bakıyor. Bir paragraf ancak ilerleyebilmiş. Kalkıp bilgisayarı şarja takıyor. O ise hâlâ koltuğun uzun kolunda, gözleri çipil çipil zeki zeki, kucağında bilgisayarı, çalışıyor. Onu ve cevabı olmayan soruları seviyor. 

Kenarda Köşede Kalmış Şarkılar #5

Birazdan övgüyle söz edeceğim şarkının esin kaynağı tvden duyduğum bir haberdir efenim. Haberde, İngiltere'de Yalnızlık Bakanlığı kurulduğunu ve "yalnızlığın doğru ölçümü" için yöntemler geliştirileceğini anlatıyorlar. Adamlar sistematik! Konu ile ilgili arkadaşımla hemen bir "geyik" çevirdik elbette. Bizde kurulsa bakanlıkta kimlerin çalışabileceği üzerine epey eğlendik... Mahalledeki çöpçatan teyzelerin bakanlıkça görevlendirilip nerde/ne kadar bekar genç varsa teker teker bulup evlenmek üzre nasıl darlayabileceğini... Güldük eğlendik falan; ama bu iş aslında oldukça ciddi bir sorunu da şiddetlendirebilir. Ki adı da toplum baskısıdır efenim. Pek çoğumuzun maruz kaldığı, "ayy ben senin iyiliğini düşünüyorum" adı altında insanların hayatlarına müdahele hakkını kendinde bulma eylemi. Ayh dur, gene dellendim! <:) Neyse efenim şarkımıza gelelim. 

Bu şarkı efenim, sene 1995'te ses bulup canlanmıştır. (hahah, kendimi Yeşilçam filmindeki bir karakter gibi seslendiriyorum bunları yazarken.) Sözleri, sevgili Candan'nın o zamanki yaşına göre epey büyük olsa da kulağa küpe olacak cinstendir efenim. Klibi de han'mfendinin tüm zarafetini vurguluyor bittabi. Kenarda kalmıştı, fosforlayayım istedim.)



Candan Erçetin  ~ Vakit Varken ~ Hazırım '95

 

28 Ocak 2018

I Can Still Hear You Saying You Would Never Break the Chain*

 Ginko'ya,

Aradaki mesafenin bir anlam ifade etmediği bazı kimseler oluyor bazen. Hani yanında olsa da şöyle sıkı sıkı sarılsan ya da başını omzuna yaslayıp ö-öylece ah çeksen veya denize sıfır bir çay bahçesinde güneşi batırsan birlikte, yürürken bile şiir okusan hele, elbette daha güzel. Ama bazen cidden! Yine öyle oldu. Aradaki zaman farkına rağmen aynı anda birbirini düşünüp habersizce aynı şeyleri yapıyor olmak... Canım Ginko'm! (sarı yaprak ♥) Aa yeni kod adını buldum canımcım ;) Madem yazılarımı özledin, bu yazıyı sana ithaf edeceğimmmm nım nım nımmm lâ lâ lâ lââ, lâl-lâl lââ... ♪ ♫ ♩ ♬

⋆⋆⋆
Günlük yaşamda canımı sıkan şeylerin en başında, kendi kendime konuşma özgürlüğümün kısıtlanıyor olması geliyor. Adım deliye çıkacak diye kendi kendime konuşamaz, komiklikler, şakalar yapamaz duruma geldim. Frekansların el ele tutuşup Meksika dalgası yapamadığı ortamlarda olmak üzücü. Canımı sıkan ikinci şeyse yürüyüş yapamıyor olmak. Hem çok soğuk hem de çok karanlık. Kendimi bir deniz kenarına ya da üşümez veya üşenmezsem bir vapur sefasına çıkaracağım. İyotsuzluk başıma vurdu! (Bu cümlenin sonuna bir "ayol" gidermiş gibi geldi, hiş sevmem:) (dün, kendimi, kendini sahile vurup intihar eden balinalar gibi sahile vurdum, tek farkla; yaşayabilmek için.)

Hani bir şey var ya çok istediğim; o şey olursa çılgın sevineceğim. Başta... Sonrasında zırıl zırıl ağlarken bulmak istemiyorum kendimi. Dilerim ki o şey olursa sonrası da güzel olsun. Bence ben yeterince üzüldüm, bundan sonrası için kolaylıklar ve güzellikler diliyorum kendime. Canım kendim! :) Bugün sahilde dalgalarla ayak izi silmece oyunu oynarken bunu düşündüm hep. Bir-iki hafta deniz, sahil görmesem depresyona giren mızıl mızıl mızıldanan biri olarak, bilmiyorum... Pfff... Ne iseeee... İ Yİ DÜ ŞÜ NE LİMMM!
  
⋆⋆⋆
Geçen gün ne için olduğunu hatırlayamadığım bir şey/mesele için zihnimde bir çevrim/döngü imgesi belirmişti. Şu an başka bir şey için aynı imge beliriyor. Başka olduğunu nerden mi biliyorum diğerini hatırlamazken? Çünkü bu mesele gündeme yeni geldi, öncesi yoktu, ordan. Bazen ne düşünüyorum biliyor musun; her gün aynı şeyleri yaşıyormuşuz gibi. Her gün aynı şeyleri yaşıyor ve unutuyormuşuz gibi. Olan şeyler birebir aynı şekilde olmasa da gene olmaya devam ediyor. Olmayanlar da olamadıkları noktalardan olmamaya... Geçtiğimiz hafta resmin dışına çıkıp şöyle bir tabloya baktığımda gördüğüm tek şey aynılık ve işte, o çevrim. Hatta bir yerlere karalayabildim mi bilmiyorum; ama şöyle cümleler yazılmıştı zihnimin kağıtlarına: Çevrim devam ederken hiçbir şey yapmaz da sadece izlersen eğer; gene aynı şeylerin, ve belki de aynı şekilde, olması kaçınılmaz olacaktır. Önemli nokta burada işte! Hayır hayır bir şeyler yapmak gerekliliği değil; önemli olan. Bunu herkes bilir. Önemli olan ne yapman gerektiğini bilmektir. Bu da sanırım kimseye vahiy, ilham yoluyla gelmiyor. Yanıla yanıla öğreniyor insanlar. Sevgili Ursula bir romanında, bir karakterine şöyle bir söz söyletmişti: "Geleceğini bilmek ister misin?" diye sormuştu bilge. "Neyi yapmamın doğru olacağını öğrenmek isterim, yapacağım şeyin ne getireceğini değil." diye yanıtlamıştı kahraman. (hayranlık duyduğum süper güçlerden biridir; alıntı yapmak. bende yok o süper güçten.) Bu söz o kadar büyük bilgelik içeriyor ki bana göre... O ân için yaptıkların doğru olabilir; fakat zaman sonraki getirileri değişkendir. Şanslıysan iyiliklerle; değilsen kötülüklerle yüzleşirsin. Çevrime dönecek olursak, bir şeyler yapmak elbette ki hiçbir şey yapmadan öylece izlemekten iyidir. Bir de yaptığın hamlelerin doğru olduğunu düşünsene... Ne şahane! Ama gene de şöyle düşünmeden edemiyorum: Temelde iki unsur var: Olmak ve olmamak. Yani bunlar yazgılı. Olmaya yazgılı bir çevrimde tüm uğraşların, bir şeylerin istediğin şekilde olması ya da daha iyi, en iyi olması üzerinedir. Buradaki önemli nokta verileri yakalayabilmektir. Yani tam da istediğin gibi olmadı diye tüm sistemi "olmayan" olarak nitelemeden, minik oluşları yakalayabilmek ve çevrim devam ederken farklı sonuçlar almak için bir şeyler yapmaya devam etmektir mühim olan. Olmamaya yazgılı çevrimde ise; bir şey üzerine olan tüm uğraşlar, te en başından beri olmamakla sonuçlanmış ve sonuçlanmaya devam etmiştir ve gene ne kadar uğraşırsan uğraş olmayacaktır. Bu çevrimi diğerinden ayıran en önemli nokta; döngü devam ederken daima aynı şekilde yaklaşmaktır mesele ve durumlara. Aslında bir şeyi olmamaya yazgılı kılmak sendedir diyebiliriz; bir bakıma. Bunda da iki faktör devreye giriyor sanırım: İstemek (yeterince) ve yeti/kapasite. Bunların ikisi ya da en azından biri olmayınca, çevrim "olmamaya yazgılıya" dönüveriyor. 
Şimdi bu çok bilmişliklerimi alıp önüme, düşüneceğim kendim de. Öyle ahkam kesmek kolay. (Oh Darling! Hani susturacaktın beni bir bir keserken ahkamları!) Düşüncelerin temeli yok belki, belki hepsi birbirini baltalıyor kökten? Ya da çok saçmalar? U mu rum da değil, ben kurtuldum şimdi sizler düşününüzzz :) Lâ lâ lâl lâl lââ ♪ ♫ ♩ ♬
 
Fleetwood Mac - The Chain

22 Ocak 2018

Sevgili Hiçkimse,

Hayatın bir aradalığına ve aynı zamanda ayrı ayrılığına dair birtakım klişe sözler edip çekileceğim. Bu süre zarfında milyar yıllık yerküre tarihinde, en az milyon kez sarf edilmiş bazı düşünceleri dile getireceğim. Ve inan ki sırf bu seferlik bundan hicap duymayacak ya da bunu kendime dert edinmeyeceğim. 

Hayat çok... ? Ne? 

Bir gün önceydi, sevinçten çalıp oynuyorduk. Sevinçli bir başlangıca tanık olduk. Ve bir gün sonrasında hayatın anlamsızlığı ve yaşamın içindeki her şeyin nafileliğini tekrar hatırladık. 

Sabah, 9:30 civarı, uyandığımda yorgun olduğumu ya da uykudayken bile yorulduğumu fark ettim ve kendime şöyle dedim içimden: Bugün yataktan hiç çıkmayacağım, başladığım kitabı okuyup bitireceğim. Sonra bir bakış geldi, eskilerden tanıdığım bir bakış. Annemin gözleri, en son dedem vefat ettiğinde böyle bakmıştı. Anladım, zaten kötü haber de tez canlıydı.

Sonra kendimi koştururken buldum caddede. Yağmur çiseliyordu; yok hayır, baya baya yağıyordu; ama umrumda değildi. Sonra değneklerle yürümeye çalışan bir bacağı kesik bir adam gördüm önümde. "Herkesin bir imtihanı var bu hayatta." klişesini yapıştırdı nöronlarım hemen. Sonra fark ettim! Bir ışıma olmuş olacak zihnimde, bir aydınlanma. Adamcağıza ayıp olur mu acaba, üzülür mü diye düşüne düşüne yanından hızlı hızlı yürür geçerken bir yandan da kendi imtihanımı düşündüm; ayrıca, acaba başka neler vardı da ben kaçını fark edebilmişimdiri. Değnekli adamı bir kaldırım geride bıraktığımda da imtihanımı kabul ettim. Ve müstakbel yenilgilerimi, ve ve boşa gidecek uğraşlarımı! Hepsini kabul ettim. Ve onlarla karşılaştığımda mümkün olduğunca sakin olmayı kendime tembihledim. Neden diye sormamayı, her zaman. 

Akşam oldu. Öğrendim ki... Ne önemi var? Ölen öldü. İçim en çok şurda parçalandı: Hastanedesin; ama senin için hiçbir şey yapılamayacağını biliyorsun. Ve birkaç aylık da değil, sayılı saatlerinin kaldığını bilip... 

Sevgili Hiçkimse! Ölmeyi istemezken ölmek, ve apansız bir şekilde seni çağıran ölümü beklemek... Ne söylesen eksik, ne söylesen yarım, ne söylesen daha söylenmemiş sözler kalacak... Belki de sırf bu duygu yüzünden ölmek istiyorum ve isteyeceğim ben. Yaşama bağlanıp tutkun olmadan ölüme de kara sevdalı olmadan varolabilmek; becermeye çalıştığım. Anlıyor musun? Anlamıyorsan da anlıyormuş gibi yap ne olur. 

Çocukken çok takılırdı bize. Çok gıcık etmişliği vardı beni; ama gene de şahsına bir gıcıklığım yoktu, aksine severdim bu takılmalarını. Esprili biriydi. Onunla konuşurken sadece konuşmak yetmezdi, zekanı da işletmeliydin. Havaalanından bizi almaya gelmişti bir keresinde külüstür arabasıyla. Yazdı. Orası içinse çok sıcak sayılabilecek bir sıcak vardı. Böyle de minik bir anı. Dahası yok. Üzülmekler boşuna. Giden gitti; kalanlar sağ olsun. Öyle işte Hiçkimse, gidenlerin aklında kalanlar, yapamadıkları, hayalleri, evham ve keşkeleri yağacak üstümüze yağmur gibi. 

Susmak istemiyorum Hiçkimse.

18 Ocak 2018

Hatrına

Canım 18.01.18 !

Nasıl da güzel, bol sekizli bir tarihsin sen! Nasıl da sevdim seni ama! :)
Sana özel bir kayıt olsun istedim, kişisel tarih atlasımda.


5 Ocak 2018

Dear My Dear

Merhaba Ocak,

Daha 5 gün olmuş. Lakin ben sıkıldım bile senden. 

Bu akşam yolda yürürken gökte parlak yıldızı gördüm. Ve birden aklıma biri düştü. Ve onun da o anda göğe bakıp o yıldızı görmüş olabileceğini ve beni anmış olabileceğini düşündüm bir ah ile. Hadi hadi, romantiklik yapmayayım; aynı anda olmasa da değişik zamanlarda da olsa, aynı yıldızı görünce birbirimizi düşünmüşüz gibi düşünmek istedim. 

Eve geldim, yeşil çay için kupaları hazırlarken birden bir şarkı düştü; önce zihnime sonra gönlüme. Memleket mi yıldızlar mı gençliğim mi daha uzak? Ilık ılık aktı şarkı dilimden. Bazen böyle birdenbire bir şarkı, tsm ya da türkü dökülüverir, söyleyiveririm, hem de pek güzel. Hatta; "Aaa ben bu şarkıyı biliyor muymuşum?" diye de şaşırıveririm. 5 dakika sonra da hangi şarkıyı söylediğimi hatırlayamam. Geriye sadece tatlı bir seda kalır kulağımda, gönlümde. Böyle ansızın gelen güzelliklerin hastasıyım. İşte gene öyle olmuştu; tek farkla, şarkıyı hatırladım bu sefer, yıldızdan sebep olacak.

Söze değil öze bak,  dear my Dear!

31 Aralık 2017

2017 Z Raporu


​15.12.17

Aklıma geldi geçenlerde, benim yıl sonu Z raporlarım vardı, niye yapmıyorum dedim. Birkaç gündür ne yazacağım ki, diye düşünüyorum. O listeleri bir oturuşta, yaz günü bir dikişte su içer gibi yazabildiğimi hatırlıyorum. Ama şimdi, düşünüyorum: Ne yazsam ki? Gerçekten ezberlerimin bozulduğu, doğrularımın karışıp değiştiği 2 sene oldu benim için. 2018'de de olmasını beklediğim bir şeyler var mı, bilmiyorum. Düşünelim...
  • Genel olarak kabullendim, ölmüyoruz. Birgün öleceğimizi bilen ölümsüzleriz aslında. Ölmediğimiz gibi yaşama dair şeylerden de sıyrılamıyoruz. İstemekten, öğrenmekten, arzu etmekten, üzülmek ve sevinmeklerden kendimizi alamıyoruz. 
  • Kışın korularda dolaşmayı seviyorum. Fırtınada, karda, soğukta orada öyle yapraksız, ölü gibi ve sanki bir daha hiç yeşermeyecek, çiçek veremeyecekmiş gibi durup da nasıl da baharın geldiğini anlayıp yaşamaklanıyor hepsi... İnsanın kendini, kışın ortasında yaprakları dökülmüş kara gömülmüş bir ağaç gibi hissettiği dönemler olabiliyormuş; kendimde gördüm. Öyle bir zamanımda bile içimde usul usul kıpırdanıp baharı bekleyen yaşamaklar varmış. İnsan en çok buna şaşıyor cancağızım. Bunu fark ettim önce. Sonra da kabul ettim: Ne yaparsan yap içindeki yaşamak'ı öldüremezsin.

22.12.17

  • 2017'den kendime çıkaracağım notlar yok sanırsam, "Şöyle yaptın bak bir daha bunu yapma." diyebileceğim. Yeni yılda "yapsam/olsa iyi olacak"lar var galiba. Başarabilirsem yüzsüz olmak istiyorum 2018'de. Geçenlerde pek sevgili dostum ZU (tam burada canımcım mesaj attı. Evet, hâlâ mesajlaşan insanlar var, bizler varız! :) Siz Mösyö, gönül bağlarına inanmaz mısınız?) ZU diyordum, iyi insan olmakla ilgili şeylerin yazılı olduğu bir şey paylaşmıştı. Onların hiçbiri gerçek hayatta insana mutluluk getirmeyen davranış ve düşüncelerdi. Gerçek hayatta iyilik = mutsuzluk çünkü. Ben iyi oldukça mutsuz oldum çünkü. Bencilce mutlu olmak için vazgeçmiyorum iyilikten. Kötülük yapanlara izin vermemek için kötü olmak gerekiyorsa kötü olacağım diyorum. Sırf kaşınanı kaşımak için, paşa gönlüm de isterse tabii, kötülere müsaade etmeyeceğim, başarabildiğim sürece. Gene mutlu olmayacağım belki; ama "en azından izin vermedim" diyebileceğim.
  • Kendimi pazarlamayı öğreneceğim. Evet, tam olarak pa zar la mak! Hayatımın en büyük ve en unutulmaz azarını, 25 yaşımda işitmiştim, yüksek lisanstaki danışman hocamdan. "Başarını, yeteneğini görmüyor musun sen, bu tezi sen yazmadın mı, niye böyle yapıyorsun, niye kendini pazarlayamıyorsun!" (aynen bu kelime ile) deyip azarlamıştı beni. Adam haklı. Bunu yapabilmeyi isterim 2018'de.
  • İstemekleri azaltmak istiyorum 2018'de. İnsan denilenin özgür olamayacağını kabul edip özgürlük hayallerinden vazgeçmek istiyorum.
  • Bir de... Sevmenin incelikli bir şey olduğunu duyurmak istiyorum fısıltılarımla.
  • Spora başlayabilirim. Üşenmesem de yüzmeye gitsem mesela.
  • Kısacık, kıpkısacık kestirdiğim saçlarımın şelale olup omzumdan akmasını isteyebilirim 2018'de.
  • 2018 sonuna doğru olacak ama, inşallah gene atlamazsam, felsefe okumak istiyorum.
  • Hiç umudum yok; ama yeniden de sevebilirizzz, 2018'de.

23.12.17

  • Yeni yılda âşık olmak istiyorum. Bak bunu dediğime kendim bile şaşırdım. Nasıl da değişiyor ruh halim. Birilerinin beni buna inandırması gerek. Birilerinin beni, benim de mutlu olabileceğime ikna etmesi gerek. Ben mutlu olma yetimi yitirdim çünkü. Gerçekten.
  • Bir şeylere karşı tutkulu olmak istiyorum 2018'de. Arzu ettiklerim var. Onlara ortak çıkınca dayanamıyorum. Belki de bir tek bu konuda savaşçı değilim. Nefes aldıkça yakıcı bir şey bu arzu. Yanmamak için uzaklaşıyorum ben.

27.12.2017

  • Bu sene sonunda bir ihtimal doğdu. Kendimi bu şehirden başka bir yerde bulabilirim seneye. Bu bir belkidir; ama gene de ilk duyduğumda çok sevindim. Bir Evropa şehri değil bu. Ama gene de ve niyeyse, sevindim. Belki seneye özgür bir insan olabilirim, ne dersin? Kendime ait bir yaşamım olur belki. Belki sade ve sadelikten ölmeyecek bir evim de.
  • Takıntı yaptığım meseleler var. Misal gerçeklik kavramı, misal iyilik ve iyiliğin kime dairliği, özgür olma, yaşama tutunma, yaşamaya anlam bulma, sıradanlığın olağanüstülüğünü yaşama ve yaşatma, sevme ve sevilmeler, değişmek, hissetmek ve hayal etmekler... Tüm bunları yeni yılda çözebilmiş olmayı isterdim şimdi, şayet bir nebze daha aptal olsaydım.

28.12.17

  • 2018'de âşık olmak istediğimi söylemiş miydim? Vallahi de artık sevilmek istiyorum. İzin vereceğim insanlara.

  • Biliyor musun canımcım, sevmeklerim bitmiyor! Yaaaa n'aber! Bak mesela pazartesi günü, pat diye telefon geldi yıllardır görüşmediğim dostumdan. Sanki dün konuşmayı bırakmışız da konuşuyormuşuz gibi oldu. Çünkü ben hiçbir zaman bırakmadım onu sevmeyi. Sık sık rüyâlarıma da girer zaten. O akşam nasıl sevindim anlatamam. Böyle bir sevinç yaşamamıştım ne zamandır. Eski dostlarla görüşmeye mi başlasam mesela 2018'de? :)
  • Canım sevgili dostum beni zor bulduğunu söyledi. Hiçbir sosyal medyayı kullanmıyorum zira. Çünkü neden kullanayım :) 2018'de bir çılgınlık yapıp instagram mı açayım n'apayım? =)

30. 12.17 

Sevgili Aralık,

Çok üzdüğün, yıkıp mahvettiğin günler de oldu; ama son günlerini güzel yaşatıyorsun hani... Ağlaya ağlaya Arnavut kaldırımlı Bayır sokaktan inip lodoslu denize karşı saatlerce oturduğumu unutmadım henüz. Ama güzel hatırlayacağım sanırım seni. Güzel kapattın seneyi. İçimden "Dur, daha yarın var!" diyen sesi duymayacağım.

  • Özlüyorum. Keşke artık bu özlemekler bitse. Bitse... Özleye özleye içim özlemekler şehri oldu. 2018'de kimseyi sızım sızım özlemeyeyim. Kimi canım çekiyorsa gidip sarılayım, kimseyi özleyecek mesafelerim olmasın. Kollarımı iki yana açıp gözlerim kapalı, kendi etrafımda dönsem dönsem ve dönsem de, sonra kendimi bıraksam hiç düşünmeden, düşmek nasip olmasa mesela.
  • 2018'de resmen görümce olsam mesela! :p Canımcım mutlu olsa! :)

31.12.17
  • Dün sevgili dostum İ, "Bu yaşamın bir anahtarı var, o da istemek." dedi. Gerçekten haklı. Lakin artık ezber ettik değil mi kızçeler: "istemeyi istemediğimiz zamanlar oldu." Bunu sürekli söyledim durdum. Çünkü gerçek, bundan başkası değildi.
  • Böyle söyledikten sonra, hemen aklıma geldi: Ağzımdan doğrudan başka bir şey çıkmıyor, sözlerimde o ânın doğrularından başka bir şey olmuyor genelde. 2018'de yalan söyleyebiliyor olmayı diliyorum. Lannn! Bir insan niye bunu dilesin! :) Ama öyle... Doğruları konuşmak kazandırmıyor. Tamam tamam, böyle değil aslında. Yalan değil istediğim. Söylenmesi gerekeni söylemek istiyorum, yani doğrular yerine söylenmesi gerekenleri söyleyebilmek. Söylenmesi gerekeni bilmediğimden mi sanki? Değil. Üzücü, zor, kötü de olsa doğruların bilinmesi gerektiğini düşündüğüm için. Bundan vazgeçebilmeliyim.
  • Boş konuşmayı öğrenmeliyim. Ciddiyim. Bunu hiç; ama hiç beceremiyorum. İletişim kavramımı gözden geçirip "gereksiz konuşmaların aslında (!) çok da saçma olmadığını" kendime öğretmeliyim. İnsanların başkalarına anlatmak ya da göstermek için yaşadığı bir dönemdeyiz. Böyle bir şey yapabilir miyim bilmiyorum; ama boş konuşmalar için anlatacak birkaç uğraş bulabilirim belki? Çünkü benimkiler olmaz gibi... (Ne anlatayım şimdi? Geçenlerde bir turkuaz renk yapmışım, maviyle yeşili öyle bir karıştırdım öyle bir renk çıktı ki ortaya aklın durur mu? Geçenlerde öyle bir yürüdüm ki? Geçenlerde okuduğum kitabın dili? İzlediğim oyunda? Eee de, onlara ne ki bunlardan?) Boş konuşabilme yeteneğinden istiyorum, özetle. 
  • Kasımdaydı doğum günü dostumun, kutlamadım. (Bilerek kutlamadığım doğum günlerinden biri daha) Üzüldüm, özledim çokça. Şöyle bir şey yazmışım. (Bu minicik yazı birçok kimse içindi aslında.) Ve bundan bir süre sonra bana ulaştı. Çok uğraşmış, herkese sormuş numaramı. Bulamamış. Eski eşyalarını, yıllıkları, arşivleri karıştırmış. Sanki çağırdım onu ve geldi, beni buldu gibi. Gönülden gönüle bir yol vardır; görülmez! Demek ki gerçekten bazı şeyler karşılıklı olduğunda canlanabiliyormuş. Ama arkadaşlar iyidir! :)
  •  "Her şeyin bir zamanı var." Zamanı gelip olan ya da zamanı denk düşen şeyleri gördüğümde, bu sözü söylemekten kendimi alamıyorum. İ ile buluşmamız da onlardan biri. Bana unutmaya çabaladığım şeyleri hatırlatıyor gibiydi. İstemekten çekinme, özgürlüğünden vazgeçme, sadece bir kere yaşıyoruz kendi hayatından vazgeçme dedi durdu bana. Zor dönemlerden geçtim. İstemeyi, yaşamayı istemediğim, her şeyden vazgeçtiğim dönemlerden, karanlık yaz günlerinden çıkabildim çok şükür. Şu son birkaç aydır da mücadeleden, özgürlüğümden vazgeçmiş, içimde neşeyi duymadan yaşayıp gidiyordum. Elbette ki bu bir lüks benim için. Mutsuz olmadığım her gün benim için lüks çünkü. Ya da mutsuzluklarımı birbirine tercih etmediğim her gün, lüks. Ve şimdi İ geldi ve bana mücadele etmekten vazgeçme dedi. Özgürlüğünü bırakma dedi. Yeni yılda denge kurabilmek istiyorum hayatımda. Denge istiyorum. 
  • Şimdilik böyle bitirreceğim bu raporu. Akşama kadar belki yenilerini de eklerim, bilmiyorum.  Madem ki mesele istemeye geldi. Ve madem ki yüzsüz olmak istiyorum dedik, başlayalım. 2018'de istiyorum: Aşık olmak, gezmek, neşelenmek, şarkılar söylemek, yüzmek, bol güneşli günler görmek, bolca dondurma yemek, yeni arkadaşlar edinmek, yeni yerler görmek, yeni yerlerin müdavimi ya da yerlisi olmak, sevmek, çok sevmek, çokça sevilmek, inanmak, yeni insanlarla aile olmak, başarılara sevinmek, mutluluklara ağlamak, bolca kitap okuyabilmek, dengeyi ve huzuru bulabilmek, yeni şiirler keşfetmek, günleri neşe ile geçirmek, hadi ulan mutlu olmak, bol zamlı ya da maaşlı iş ve kariyer edinmek, arkadaşlarla daha çok görüşmek, daha sağlıklı olmak, sevdiklerimle ve sevdiklerimin sevdikleriyle daha mutlu olmak, dilek ve dualarımın kabul olmasını, yeni hayaller kurabilmek, yeni heyecanlar duyabilmek, gülmekten kendimi alamamak istiyorum mademsi... :)  (Yüzsüzlükte zorlanmayacağım sanırım;)
  • Uğurlar olsun! 

11 Aralık 2017

Bitse de Gitsek

Selam Aralık!

Biliyor musun, davetsiz gelip de gece yarısına kadar oturan misafir gibisin canımcım. Bi' git artık! Vallahi bi' bitmedi şu sene... Hiç unutmuyorum, 2017'nin ilk dakikasının saniyelerinde içimde güzel şeylere dair umutlar kıpırdanmıştı. Hiç unutmadım; çünkü o sıra hayatımda hiçbir şeye dair umut besleyemez bir haldeydim. Hiçbir şey hissedemiyordum. Vallahi o an çok şaşırmış ve sevinmiştim. Allah'ım umut ettim! Ve tabii ki çok geçmedi, tüm güzellikler 2017'nin ilk saatinde fos oldu. Eee bu işler hep böyledir... Hep böyledir de anam babam, ulan biraz müsaade etseydiniz be! = Hep böyledir de canımcım, az bi' müsaade etseydiniz... (ikincisi benim üslubum, ilki ağzı bozuk Leia'nın:)

Sanki yıl bitse ne olacak heh! Laf işte. Canım sıkılıyor anlasana. Şu an çok sıkıcı bir iş yapıyorum pc başında. O bitene değin şurda iki lafın canına okuyayım dedim. Ee tabii Aralıkçım senin de...

19 Kasım 2017

Ölüm Kadar

 

Oh Darling!

Şu an bir pazar bunalımının ta içinden yazıyorum sana. Hava soğuk, gri ve kapalı. Morali toparlamak için yardımcı hiçbir ögemiz yok yani. Belki biraz güneş olsaydı, biraz deniz kenarına inip terapi yapabilirdik; ama heyhat! Hiç yok. (Sanki biraz yok, çok yok, aşırı yok diye kavramlar varmış gibi, bizdeki bu "hiç yok" söylemine hastayım:) 

Belki biraz da... Sıradan olan pazar bunalımına duyduğum bir rüyâ da katkı sağlamış (!) olabilir. Benimle ilgili bir rüyâda sadece siyahlar görmüş biri. Siyah kazaklar, elbiseler, siyah ve siyah ve her yer, şey siyahmış. Kafamın içinde şu ses yankılandı: Benim bir geleceğim yok! İşte o andan itibaren pazar bunalımı gitti, yerine genel varoluşsal bunalımım geldi. Ki en korktuğum. İnsan kendinden korkar mı Oh Darlingcim? Ben kendimden korkuyorum. Kendime, sevdiğim ve incinmesini istemediğim birine gösterdiğim anlayışı ve inceliği ve nezaketi göstermeye çalışıyorum. Çalışıyorum elbet. Güneşli günlerde kendimi olabildiğince güneşe seriyorum. Akşamları yürüyüşe çıkarıyorum vesaire. Ve böyle zamanlarda yanımıza kimseyi almıyorum özellikle. Çünkü kimse buna iyi gelemiyor. 

Hayal kuramadığımı ve yaşayamaz olduğumu sanıyordum. Eskisi gibi değilmişim. Mesele içimdeki cevheri çıkarabilmekte imiş. Bu sabah yatağı toplarken kendimi bir enstrümana benzettim. (Al işte sana, "Her sabah yatağımızı neden toplamalıyız?" için güzel bir neden: Varoluşsal düşünümlere girizgah yapabilmekiçin?:) Sadece çalmayı bilenler müziğimi duyuyor. Bir de kulağı iyi olanlar. Hani şu hangi enstrümanı eline alsa iki kurcalamayla çalabilir hale gelebilen aşırı yetenekliler. Diğerlerinin duyduğu birkaç melodi, en fazla. 

Biliyor musun Oh Darlingcim, biri bana "Senin ölmen gerekiyor aslında!" dedi. Nasıl yani, ama nasıl? Ve, neden? Bunu sorarken nasıl neşelendiğimi anlatamam sana! "Ölmen gerekiyormuş da Azrail seni unutmuş ve öylesine yaşamaya devam ediyor gibisin. Mezarlıkta kahkaha atabilecek kadar ölümü umursamıyorsun ve yaşam dolusun aslında." Hayatımda benim için söylenmiş sözler arasında, en çok "benim" deyip öz'leyebileceğim sözler bunlar. (Hatırlamak bile siyahların içine aydınlık düşürdü bir nebze.)

*
Ölüm Kadar

Kadın, bizim birbirimize ihtiyacımız var, dedi. 
Sana ölüm kadar ihtiyacım var, dedi adam.
Sana safra taşı kadar, beyin kanseri kadar ihtiyacım var!
Ve kadını terk etti.
Akşam oldu ve geri döndü adam.
Kendini kadının kucağında ağlarken buldu.
 
"Sana ölüm kadar ihtiyacım var."
Bu sözün ne kadar ve nasıl ihtiyaç olduğunu,
Tesirini ve sihrini bilmiyordu adam.


*

"Kalbim ellerim kadar küçük değil." adlı çalışmamız. 


 

*