1 Eylül 2019

Geçmeyen Geçenler

*

Ah sevgilim, 

Seninle bir kanepede, şöyle yekpare, hiçbir şey düşünmeden ve gün boyu bir şey yapmadan sarılsak... Dünya dönse; ama ekvatoryal değil; meridyenel, tepetaklak. Sonra güneş batsa bir yerlerde, yansısa gene bir yerlerden ve üstümüze düşse ışıkları. İçimizde süpernova sevinçler! Olası evrenlerimizde ayrı zamanlarda da olsa göğe baksa olası senler ve olası benler. Ve hissetseler, bir yerlerde olası benlerinden birinin mutlu olduğunu, hiç değilse. Yetmez; ama mutlu olsalar bir rüzgârcık.
•
Sırf denizi seviyorsun diye vapura binip de dışarda oturup; hatta oturmayıp denize ve rüzgâra daha da yakın olmak için ayakta, kenarda, durduktan sonra hani yani bu kadar sevdikten sonra, üşüdüğünde omzunu örtecek bir şal dahi bulamamaktır yalnızlık. 
•
Mütemadiyen bekliyorum. Bu beklemek bitse. Kurtulsam beklemenin hidrojen bağlarından. Bırakın beni kararlı “kararsız” atomlar. 
•
Geçenlerde tanıştığım biri, bana “Hakkında bir uyarıda bulunmak istesen, ne derdin?” diye sordu. İlk başta anlamamışım. Hemen beylik cevaplarımdan birini verdim: Canını sıkmayın. Ki aslında, bu tehditvari uyarı da hakkımda bir uyarı niteliğinde değil pek. Canımı sıkanın canını sıkarım, demeyi çok isterdim de her zaman diyemiyorum. Canımın sıkılmasını istemezdim yok yere, benim minnoş kalbimi üzmeyin demekti aslında. Ama anlamadığım şey şu imiş; senin diğerlerinden farkın nedir, diye sormak istemiş. Dikkat! Karşında; ne istemediğini bilen, zeki, özgüveni yüksek biri var. Ya da şu olabilirdi karşıdakine göre değişebilir, tabii: Dikkat! Çok sevebilir, şanslıysan. 
Bunu ben de soracağım tanıştığım kimselere. Bakalım ne tür uyarılar gelecek. Bununla ilgili “Attention Please” yazıları yapmaya karar verdim şu an.
•
Bir fincan kahve olsam 40 yıl hatırım vardı. Ömrümü ben sana verdim, beni sevsen ne vardı, diye güfte yapmışlar da kahve kavurur gibi ciğer kavuran sesiyle söylemiş teyzem. Buram buram tüttü fazla kavrulmuş, yanığımsı kahve kokusu. 
•
Gene geçenlerde bir şey izledim, narsist insanlarla ilgili. Cehalet kötü biri a dostlar! İnsan bilmeyince içinden çıkamıyor durumların. Meğer hep bu yüzden imiş. Size ruhumun ipek iplerini gönül rızasıyla açık eden bana da yazıklar olsun!
•
Bir dönem, beni gittiğim yere sırtında taşıyan mutsuzluğum, şimdilerde, müdavimi olduğu yerine geçmiş tekrardan. Hangi çakrama tekabül ediyor acaba. Sanırım bu canavarı yenemeyeceğim. 

*Marie Pierre Kuhn

16 Ağustos 2019

7 Sene




Only know you love her when you let her go
•
Yazılarımı daima birileri için yazdım. Ya onları düşünerek ya da direkt onlara hitaben. Hitap edecek kimse bulamadığımda kendime hayali kimseler türettim, adları değişen. O da mı olmadı? Hiçkimse’ye yazdım. Ama illâ birine anlattım yazarken. Çünkü varışsız yolculuklar kurmak olurdu aksi türlüsü. Kelimelerin gücü, önce varacak sonra da tesir edecek muhatap bulamayacak; hatta daha da kötüsü yolda kaybolup gidecekti yoksa. 

Cümle bir âlemdir. Bana bir cümle kur Oh Darling! 
•
Kahrolsun yastığa sarılıp uyumaklar ve birtakım bazı diğer şeyler. 
•
Geçen cumartesi idi, ölmekten korktum. Hah, senden bunu duymak ne ilginç Ness? Evet, korktum çünkü ölmek istemediğim bir zaman dilimi ve şekli idi. Çünkü iradem dışı gelişen bir durumdu. Gecenin en ortalık yerinde cereyan etti olay. Saat 4’ten sonra da saat başı alarm kurdum ölüp ölmediğimi kontrol etmek için. 8 civarı ölmeyeceğime kanaat getirip normal uykuya dalabildim. (Fısıltı:Kim se yoktu.) Öleceksem bu benim bilgim ve irademle olmalı idi. Böyle benden habersiz... Cıks. 
•
Dreams come slow and they go so fast
•
Cuma günü idi, bayram öncesinde hani şu bir haftadır beklenen gün, haftanın ilk gününden beri “keşke bugün cuma olsa” dediğimiz gün. O gün aşşırı neşeli olmam gerekirken iç çeke çeke ağladım, üstelik işte. Kaçacak köşe aradım. Şimdi... Kavaklara selam götürüyorum sizlerden. Soracaklar, e hani diyecekler? Ne diyeceğimi bilemeyeceğim. Baktım olmuyor, onlara şarkı söyleyeceğim usul usul. 
•
Ulaşılması güç değil; yeter ki sevilmekten korkma. 
Kafandaki değer yargılarını yık. Alışılmış ve olağan düşünceleri aş. Renk ver bahçene. 
•
Ah nasıl özledim bir bilsen. A noktasından B noktasına yaptığımız yatay yolculuklar gibi değil de asansörle yukarı çıkmak gibi dikey yolculuklar yapmak istiyorum zamanda. Çok sevdiğim ve çok sevildiğim bir boyutunda zamanın, bir müddet asılı kalıp misafir olmak... Mümkünat bulamamışların hakikat olduğu bir boyutta... Sular seller, denizler gibi sevdiğim/ sevebildiğim ve sevildiğim bir yer.

•
Zaman korkutucu derecede hızla akarken insanın o akışın bir noktasında kendini sımsıkı tutunmuş görmesi, yani öyle olduğunu fark etmesi ne kadar kalp bıçaklayıcı, nasıl hüzünlü ve ne kadar da keşkeli; bilme isterim. Çok hüzünlü çok.


3 Ağustos 2019

Sarı Günler


Oh Darling, 

Yağmurlu bir yaz akşamüstüsünden* yazıyorum sana . 
Ah bilsen ne kadar çok... Ah hayır, bilme bilme, ıı-ıh, bilme! 
Bu havaya uygun bir şarkı düştü yoluma. Karanlık yaz gününe spot tuttu. Ama aydınlatamadı hüznünden. 

•
Ömürlerce.

Bulut Atlas’ını neden sevdiğimi bir kere daha anladım. Çünkü anlamak süregiden bir eylem. Anladık, orada bitmiyor mesele. 

•
Sevgili Sevgilim,
Hey, sen sen! Eveet, sen; hı hı. Bugün seni düşledim; klimanın 18 derece soğuğu ile terörize edilmiş eğitim salonunda, çok sıkıcı şeyleri onlardan daha sıkıcı bir sunuş ile anlatırken eğitmen. İçimin ürpertisi geçti bir müddet. Şimdi diyeceksin ki bu kadarcık mı? Anca bu kadar mı, içine korlar salınmadı mı, sadece bu mu yani, diyeceksin sitemkar bir şekilde. Deme sevgili sevgilim, deme öyle. Halimi bilmiyorsun, çok hastayım öyle deme. Üstelik ölüyken ancak bu kadar, ve bu kadar olmazken ancak bu kadar. (Ne kadar da güzel anlatmıyorum değil mi) Bu bilinçli katliamlar hoşuma gidiyor ne yapayım. Biraz şımarıklık yapmak benim de hakkım olmasın mı? 

•
Evin kapısını anahtarla açmak. 
Çok karışık duygular içindeyim. 
Yalnızlığı seviyor muyum yoksa ondan korkuyor muyum tam ayırt edemiyorum; yalnızlığımın başladığı şu noktada. 

Belki de korktuğum şey, ona alışma ve yalnızlığı sevme düşüncesi. Alışır ve vazgeçemezsem beni sevenleri üzecek olma endişesi. Ki bu, onların sorunu, bunu üzülecek mesele yapıyor olmak yani. Oysaki ben... Her ne ise... Oysaki ile başlayan romantik cümlelerimden kurmak istemedim şu an. Şu anki duygu karmaşasında hasta olmamın da etkisi var sanırım. Çünkü hastayken mızmız oluyorum, ama kimsenin de benim için ekstra ilgi göstermesini kabul edemiyorum. Aptalca. Sanırım beni sevenlerin sevgisini yeterince kullandım ve bu kadar çok sevilmenin karşılığını veremem endişesi ile onlardan da ilgi/sevgi isteyemiyorum. Ya da sanırım artık yeni sevgiler aradığım, istediğim. Ayh, bi le mi yo rum Ness bi le mi yo rum. 

•
Kimin kime günahı geçiyor, bilmiyorum. Sen mi bana yazık ediyorsun, ben mi sana yazık ediyorum acaba? Hakkın varsa ki illâ ki vardır,  helal etme, görüşelim. Öperler!


•
Yaşayan bir sevgim var benim. Yaşayan ve yaralanan bir sevgi...

7 Temmuz 2019

Konuşur Gibi

İşte her şey bu kadar kolay! Birini önemsemek, insanları sevmek, bu kadar kolay! Egolarının kölesi olma. Sev, göster; önemse, göster; kız, belli et; nefret et, gizleme.

*
Şu sıra çok konuşasım var. Ah, hayır! Yazasım var çok. Çünkü konuşmaya mecalim yok. Çünkü... Çünküsü yok çünkünün. (Söylem kötü)

*
İçime bakıyorum: Arşiv odası. Kendimi bir şey sansaydım şayet kütüphane derdim. Sıra sıra rafların dizildiği, içinde kaybolduğun, milyonlarca kitaplı bir kütüphane... Ama demiyorum. Arşiv odası benim içim. Sıra sıra raflar dizili, alfabetik. (Benim arşivim de böyle, sana ne!) Ve o raflara çoğunluğu hüzünlü duygular yerleştirilmiş zamanında; birtakım Allah onların iyiliğini versin kişileri tarafından! İçimde gezerken, ki içim Stardust ovaları gibidir gez Allah gez, hangi harfte ikamet ettiği belli olmayan kimi hüzünler düşüyor kafama. Ve ben, birtakım kimliği belirsiz o hüzünlerin altında eziliyorum. Oysaki o arşivde, “zaten pek olmaz aman kaçıvermesin” denilip özensizce de olsa katlanmış rafa atılmış mutluluklar da var, sevinçler de. Onlar yerinde ağır belli ki. Hepsi han’mfendi, beyefendi maşallah! Uçarılık yapmayıp hiçbir yere kımıldamıyorlar. Arada bir de olsa düşmediklerine göre ... İşte ben, böyle bir, ak şam da, gene ezildim kimi hüzünlerin üzerime düşmesiyle. Oysaki ne çok ihtiyacım vardı (hâlâ var hep var) neşeli, sevgili, mutluluklu şeylerin kafamdan aşağı düşmesine ya da bir anne terliği gibi bana fırlatılmasına... Neyse ki havada ağaç kokusu var. Bahar akşamı esintisi var neyse ki. 
*
Ne de güzel yağıyor yağmur. Tam bi’ mayıs yağmuru! İri taneli, serin, şap şuplu. Terastaki çiçekleri yağmurun altına sürdüm hemen. Odamdakilere baktım üzüntüyle. Acaba onların da canı yağmur çekiyor mudur? Onların da hakkı yok mu yıkanmaya yağmurda? (Bu cümlenin ortasında kalktım, çocuklarımı yağmura çıkardım)
Bu kocaman yürekle n’apacağım bilmiyorum. Toprağımda yeşeren her tohumun vicdan yükü var yüreğimde. Allah’ım nasıl sevmek! Su içerken birinin bir yaprağıyla göz göze gelsem ters gidiyor içtiğim su. Canlarım benim. 
•
“We are not great powers. 
But we are the light. 
Nobody can put us out.
 May all of you shine very bright and steady, today and always.”
Ursula L. Guin 
•
Önceden yanımda biri varken uyuyamazdım rahat. Şimdilerde, sarılarak uyuma istemi var bende. Huzursuz uykulara ve mutsuzluklara şifa diye.
•
Ah! Şu ân, tam da şu ân... Bir ah geçti içimden. Geçmek, eksik tabir oldu. Bir ah yokladı içimi. İçimin ovalarında ah rüzgarları gezindi. Başakların başını nazikçe eğdi de geçti ah rüzgarları. Dedi, konuşmadan: “Biliyorsun. Biliyorum. Sen devam et, sen devam et eylemine. İnkarın sürsün, sürdükçe eylemin; adını bile dile getiremediğin eylemin.”
•
Bu sefer başaracağım sanırım. Kendiliğinden. 
•
Temiz sayfalar açmak lazım. Neye başlarsan başla, önünde temiz bir sayfa aç. Yaşanmışlıklarının tabula rasanı kirletmediği bir sayfa... Bomboş ve arzu ettiğince kirlenmeye müsait bir sayfa. Arzularınla kirletilmeye de. İstediğin gibi karala çiz bu sayfayı. Ya da inci gibi yaz gene. Ama ne olursa olsun temiz bir sayfa aç önünde. Tecrübelerin seni yöneltmesin. Aklının başka, gönlünün başka söylediği zamanlardaki gibi yaşa; hislerinle. 

Bir şey izledim az önce. Kadınla adam sanki yıllardır evli bir çiftmiş gibi davranıp kendilerine önce isimler, sonra hikayeler uydurdular. Ve o hikayelerden gerçekler sızdı durdu. Ne şahane bir anlatış. 
•
Bulaşık makinesini boşaltırken kendi kendime konuşuyorum. Bunu, her zaman olmasa da, sık yaptığımı fark ettim. Bir çeşit terapi? Kendimle konuşmuyorum aslında. Birine bir şey anlatıyorum. Birinin kafamdaki imajının, kafasındaki ben imajı ile ilgili bana yönelttiği yargılar üzerine konuşuyoruz. E tabii bu sırada ben de o birinin imajını yargılamış oluyorum. Ve... Saire! Deli işi şeyler işte! 

Bugün güneş varken birden şapur şupur yağmur yağdı. Şahane bir yaz yağmuru yağışı! Telaşsız, sağa sola, insanın yüzüne yüzüne değil de damlalarının ağırlığıyla yere yere, şaap şaaap diye vura vura yağdı. Dayanamadım kendimi attım yağmura. Epey bi’ ıslandım. İşşala hasta olmam, canım kendim! 

•
Şey çok enteresan, bir şey çok elzemse benim için, adını anmıyorum, hakkında konuşmuyorum. Ama etkisi geçince şakalar, komiklikler... Bir tek, sevdiğimde hakkında konuşmadan duramıyorum. Aksine çenem düşüyor. Her şeye “çünkü seviyorum.” “Çok sevdiğimden” şeklinde cevaplar verip her bi’ şeyi sevmeye bağlıyorum. Canım kendim, sevsinler seni ! 

•

Yaklaşık bir saat kadar önce, birinci sınıfta aşık olduğum çocuk, diye bir şey söyledim konuşma içinde. “Nasıl yani, bir insan o yaşta nasıl duygusal bir şeyler hissedebilir ki birine?” dediler. Dedim o yaşta aşk nasıl olacak işte, aynı sırada oturalım, serviste birbirimize yer tutalım, beslenme çantasından beraber bir şeyler atıştıralım falan. Aşkın kısa özetini yapmışım meğer: Birlikte olalım, yaşamda birbirimizin yanında yol alım, bir kaynaktan birlikte beslenelim. Bu. 

•
Ömürlerce 

Yalnızsın. Ve yalnız olacaksın. Kim bilir şimdiki sınavın budur; yalnızlığı aşmak. Herkese koştun, çok kişiye derman oldun, çok zaferler kazandın, mücadele ettin, süründün, uğraştın, çok kere aşık oldun, sevdin ömürlerce... Ve yoruldun. Yoruldun, ve şimdi dinlenme zamanı. Öyle midir? Hırs yok, para pul, mal mülk, şan şöhret yok gözümde; ama sevgi var her zerremde. Bak işte bunu aşamıyorum daha. O halde işte bu yüzden varız şimdi! Ve belki bir kere daha... 

•
Dün gece uykumda biri dürttü beni. Uyandım; ama uyanamadım da. Uyanmaya çalıştım, uyanamadım. Kalkmak istedim, kalkamadım. Sonra kendimi gördüm yüz üstü yatmış bir elimle de yatağın kenarından destek almaya çalışırken. Bunca çabaya rağmen uyanamadım. Şimdi çok bilmişler karabasan diyecek. Çok bilmişler sizi! Değil. Onu da bilirim çünkü. Neyse... Uyanamadığımı anladıkça korktum bir miktar. Derken... Zihninde bir pencere açıldı. Kimileri 3. göz, bilmem ne çakrası diyor adına. Uzay fotoğraflarına bakınca hissettiğim derinliği hissettim. Bir kameranın zum yapması gibi görüntüler açıldı; açıldıkça netleşti. Kağıtlar ve ilaç kutuları gibi şeyler gördüm. O zaman anladım. Ağaçtan yontulmuş kaba bir bastonla, asa gibi bir şey gördüm ve deniz kenarı. Bu kadar. 
•
Günaydın Dear My Dear, 

Geçtiğimiz aylarda, bir yazımda, ne yaparsan yap her zaman temiz bir sayfa ile başla, demiştim diye şu an birazdan yayınlayacaklarımın altına değil de yeni bir sayfaya yazıyorum bunları. (Hiii! Kendi kendimi alıntıladım az önce!) 
•
Dearest My Dear, 

Kendimle ilgili kızdığım bazı şeyler var . Bazı, bazı zamanlar düştüğüm duygu ve haller var kurtulamadığım. Onca şeyden sonra hâlâ mı be kızım dedirten ve bunun ötesinde... Canözüm, canımcım bırak artık kendine böyle yapmayı, bı rak! 
•
Geçen bir şey oldu, ufacık ama. Ufacıktı ama Road Runner’ı yakalamak için yamaçtan yola kocaman bir kaya fırlatan Çakal Wile gibi kocaman kocaman sözleri fırlattırdı bana. İnsanın kimsesiz ve sahipsiz hissetmesi kendini, ne korkunç. Sokak lambalarının sadece kendini aydınlattığı gecenin karanlığında, tekinsiz bir sokakta karşıdan ağır ağır birinin gelmesi kadar korkunç. Daha da korkuncu asıl ne biliyor musun Dear My Dear? Aslında kimsesiz değilken böyle hissetmek. “Senin kimseye ihtiyacın yok” denildi gururla bana. Burada, bu sözün sonundaki boşlukta, oturup ağlamak istedim, ağlayamadım. Ağlayamadığım her duygu damlası öfke olarak döküldü dudağımdan. (Geçmişteki büyük öfke ânlarına dönüp baktım şöyle hızlıca, kalbimin kırıldığı, yok yok bu hafif kaldı, ruhumun yaralandığı ânlarmış ve ben kimseye anlatamamışım, ağlayamamışım bile) Benim nasıl kimseye ihtiyacım yok? Benim mi yok? İhtiyaçtan ölüyorum! Sen bunu nasıl görmezsin! Sen bu sözü söylerken benim sana dair beklentilerimi bıçakla kesip attığını fark etmiyor musun? Senin kimseye ihtiyacın yok demek benden bir şey umma, demek olmuyor mu? Nasıl ya? Yaşama tutunmak için ihtiyacım var benim sana. İçimde kocaman kocaman bembeyaz çarşaflara bir kesik atıldı sanki. “Senin kimseye ihtiyacın yok.” Ve bu sözle ek seferde cart diye yırtıldı, kocaman kocaman beyaz çarşaflar. Peki bu ne öyleyse? Peki bu ne, içinde bulunduğum durum? Bu kadar korumacı görünürken böyle umursamaz olmak ne ? ...
Hepiniz sahtesiniz! (Kaya buydu.)
•
Dear My Dear, 

Bu, yaşadığım, hayat değil; sürükleme. 
Bırak artık. 



26 Mayıs 2019

Bir Resmin Anlattıklarıdır


Gertrude Abercrombie
•
Vazgeçiş. Kaçış. 
Geride buruk bir adam. Peşinde; ama ayakları gid-e-me-yen hayal kırıklığından, hüznünden, inanmışlığının boşunalığından. Peşinde; ama şimdilik. Bir müddet sonra vazgeçecek; belli burukluğundan, omuzlarının düşüklüğünden.
Ve ikisi arasında, yerde, bir mendil. “Senden kaçıyorum; ama beni yakala, beni bul lütfen!” demek için düşürülmüş(!) Vazgeç-e-me-yiş, aslında. Ama yazık! Peşinden gelen yok; olmayacak da. Çoktan vazgeçmiş adam. Tam da “Kimdi giden? Kimdi kalan?” durumu. 
•
Vazgeçiş. Kaçış. 
Geride buruk bir adam. Peşinde; ama ayakları gid-e-me-yen hayal kırıklığından, hüznünden, inanmışlığının boşunalığından. Peşinde; ama şimdilik. Bir müddet sonra vazgeçecek; belli burukluğundan, omuzlarının düşüklüğünden. Ama tam da vazgeçecekken o da ne! Yerde bir mendil! Düştü mü düşürüldü mü? Her neyse! Bir umut bu! 
•
Vazgeçiş. 
Ve geride her şeyden habersiz bir adam. Umursamaz daima, ve kendinden başkasını göremeyecek kadar bencil. Sadece yoluna bakan biri. İleriye bakmayan, baksa da göremeyen, görse de gördüklerini anlayamayan biri. Yolun ilerisine baksa keşke; görse keşke; anlasa keşke.
Ve ikisi arasında, yerde, bir mendil. Düşürülmüş(!) Vazgeçemeyişin ispatı. Heyhat, neye yarar! Üstüne basılıp geçilecek oysa. 
•
Kaçış. Son anda pişman olup sevmeye çalıştığından bir türlü sevmekten vazgeçemediğine doğru bir koşuş. İçinde çağlayan bir aşk ve kafasında; çılgınlık bu, söylemleri. 
Geride buruk bir adam. Peşinde; ama ayakları gid-e-me-yen bildiğinden, sevgiye olan inancından ve sevdiğinden. Peşinde; ama şimdilik. Bir müddet sonra vazgeçecek; belli burukluğundan, omuzlarının düşüklüğünden. Vazgeçecek elbet, zorla mı sevdirecekti kendisini. 
Ve ikisi arasında, yerde, bir mendil. Geride kalan buruk adama bir anıt mezar, sevdiği; ama sevilmediği kadından. 
Kadında coşkun bir umut. Dileriz uğruna bir başkasının hayatını onulmaz şekilde yaraladığı adam ona aynı duyguyu yaşatmasın. 
•
Kaçış. Canını kurtarmak ister gibi, nefes nefese bir kaçış. 
Geride sakin ve sakinliği ürperten bir adam. Rahat ve emin adımlarla peşinde kadının. Kaçarsın; ama kurtulamazsın, nasıl olsa yakalayacağım der gibi umursamazlığı. Soğukkanlı bir katil gibi. Ve ikisi arasında, yerde, bir mendil. Adam mendili yerden alıp uzun uzun koklayıp ceketinin üst cebine iliştirecek ağır çekimde. Eyvah, kadının kaçışı nafile! Yakalanacak. Ve eyvah...
•
Kaçış. O geliyor! Ve saklanış biraz ötelerde.
Ve geride her şeyden habersiz dalgın bir adam. Kim bilir neler var kafasının içinde. Omuzları düşük bir miktar. Hüzünlü belli ki. Acaba neye dertlenmiş. 
Ve ikisi arasında, yerde, bir mendil. Adamın yoluna düşürülmüş kasten. Mendil biliyor bunu, görev. Adam dalgın; fakat görecek yolunda bu kar beyaz mendili ve yasemen kokusunu duyacak eğilip yerden alırken. Kimin acaba derken biraz ötede salına salına yürümekte olan kadını görecek. Koşup seslenecek kadına ve uzatacak mendili. Ve mendil görevini tamamlayacak burada. Kadın artık karakterine göre ya mahcup ve masum ya da işveli ve kurnaz role bürünecek düşürdüğü(!) mendilini alıp teşekkür ederken. Beraber yürüyecekler yolun devamında. 
•

16 Mayıs 2019

Vurur Yeryüzüne



Kimsenin okumadığını bilerek yazmanın zevkine varıyorum.
•
Sevgili Hiçkimse,
Şu an bir şeyi merak ettim; soracağım: Hem hiç olup hem de kimse olmayı aynı anda nasıl başarıyorsun?
•
Toplumsal olarak o kadar alıştık ki artık haksızlıklara, bireysel yaşantımızda pasif olarak bile direnmeyi bıraktık. Ulvi söylemler edinip onları kalkan eyledik kendimize: olsun, canı sağ olsunlar, kısmet değilmişler, şurda ne yazıyorsa o’lar... Nahif ve ince ruhlularımız en önce yapmaya başladı bunu. Sonra bir tık beridekilerimiz, derken derken... Haksızlığı yapanlar bile söylemeye başladı bunları. Bi’ dakika ya, onlar bizim! Avuntularımızı da mı elimizden aldınız! İşte o zaman uyandım ben! Uyandım da ne yapmalı? Kötüler de senin söylediklerini söylüyor. Ne farkın kaldı? Onlarla aranda bir fark olmalı, sadece senin bilmediğin. Ne yapmalı? Ne yapmalı da iyilerin hakkını savunmalı? Ne yapmalı da iyiliği sahtelikten kurtarmalı? Madem kötülerin ağzında iyilik sözleri, madem onlar görünürde iyi, sen ne yapacaksın, kötü mü olacaksın? Kötüler iyi rolü keserken sen, bir iyi olarak sen, gerçek bir kötü mü olacaksın? Gerçek bir kötü, kötüden bile kötü olup ona bu sahteliğini ödeteceksin demek. Vay be! Ee nerde kaldı iyiliğin? Hani sen iyiydin?

•
İçinde kuyular.
Ve o kuyulardan uzanan kollar...
Bekler ve bekler...
Hisseder düşüşünü,
Hayal kırıntısının
Yakalar o kollar
Ve çeker... ve çeker içine.
Düşerken tam da
Vurur seni yeryüzüne.
Yaralar, ah o yarasıyla yaşayanlar
Ölmezler ama yaşamazlar da

•
Uyandım, saat 11:15. Ne güzel! Uyuyabilmek ne güzel! Kaçta yatarsan yat sabahın 6sında uyanmak zor. Ya da sabahın 04:30’unda uyanıp bir daha uyuyamamak.

•
Rüyâmda “Stockholm sendromu bu!” dediğimi hatırlıyorum. (İyi ki uyanır uyanmaz yazmışım aklımda kalanları.) Canım kendim, rüyâda bile teşhis koyuyor. Rüyâmda, beni öldürmek isteyen kişiye âşık oluyordum! Öyle ki bana doğrulttuğu silahın mermilerini saklıyordum aşkımdan.
Ulan ne biçim sevme anlayışın var! Ah Pluto, ah!
Ayrıca niye beni öldürmek istesin biri? Bu ne biçim bilinçaltı... Bir de beni öldürmeye çalışan kişinin onu sevdiğimi fark etmesi işleri değiştiriyor. Bir türlü beni öldüremiyor ve sonunda o da beni sevmeye başlıyor.  Stockholm in Stockholm! :) Rüyâda ölmemeyi başararak sevmenin yaşamsal bir önem taşıdığını görüyoruz bilinçaltı semalarımda.

•
Şey çok kötü, duygusal yükler taşımak. (Böyle bir deyiş ise hepsinden kötü) Akışına bıraktım bazı şeyleri. Gittiği yere kadar artık. Canım canımı sıkmaya gerek yok. Olacak olan olur. Ölecek olan ölür. Gidecek olan gider. Kalacak olan kalır. Gelecek olan gelir. Başlayacak olan başlar. Bunları çoğaltasım var. Ne yani, canım azıcık saçmalak istemiş olamaz mı?
Bugün capcanlı bir kırmızı giydim. Ölük enerjime rağmen enerjiktim. Dışındaki renkler, içindeki renkleri aktive ediyor canımcım!
Amaaan naralar atıp atıp 🎶🎵 aamaaan 🎵🎶

1 Mayıs 2019

Mükerrer


Enerjini, hiçbir zaman algılayamayacaklar için tükettin ömrünü. Değmedi. Ama öğretti. 
•
“Nasıl anlatsam düşen bir yaprağın sesini tıp diye içimde duymayı. “
•
Geçer sanmıştım, hani Mart gelince, varoluş sancılarım sarıyor ya beni... Mart bitince biter sanmıştım. Gerçi hakkını yememek lazım; çok zor da olsa, geçiyordu günlerim. En kötüsü de ne biliyor musun sevgili Rüzgârın Tersi? (Biliyorsun elbet; bırak bari şurda anlatayım, içimde tutamıyorum.) Kendimi neşeli neşeli ve sevinçle gördüğüm bir gündüzdüşünün hemen ardından, günüme ve günlerime kabus gibi çökmeleri; kişi ve durumların. Bir kırçiçeğini hoyratça koparıp ardından tüm hıncını çıkarırcasına ayağınla ezmek gibi bir şey bu. Kopardın yetmiyor. Yere attın; yine yetmiyor. Ezip çiğneyeceksin, illâ. Öyle yaptılar.

Fiziki varlığıma bir şey olmuyor; ölemedik; gördük de... Ruhumu kurtaramıyorum. Bir yolu olmalı. Ruhen yaşayabilmek için fiziki olarak da yaşamımı devam ettirmem lazım. Ama ben ikisini bir arada yapamıyorum. Sıradanlığın olağanlığını da yürütemiyorum. Ben sıradanım; ama ruhum değil. (Bırak da bir şeyleri bilelim canımcım, nasıl bildiğimizi bilmeden; bilelim. Ki bu, bilmelerin en güzeli, en ilahisidir.)
•
Biraz önce bir papağanın yaşam enerjisine imrendim. Ağlayasım geldi sevinçten. Zaten yaşam enerjisini görünce ya şaşkınlıktan diyecek söz bulamıyorum, hayretler içerisinde izliyorum ya da böyle gözlerim sulanıyor, sevinçten ağlamamak için zor tutuyorum kendimi. 
•
Ölüp ölüp her seferinde kendinden yeni bir ben doğuruyorsun. Değiştim sanıyorsun, yanılarak. Her öldüğün ve ardından doğduğun gene aynı sen. Değişim var; ama değişim yok aslında. Uyandın; ama ayılamıyorsun. 
•
Rüyâlarımdan ya da meditasyonlardan bir şeyler kalıyor geriye. Biliyorum; ama ne olduklarını hatırlamıyorum. Umarım vakitleri gelince doğru olan şeyi yaparım. 
•
Özgürleşmek istediğin, farkındalık geliştirmek istediğin ne varsa düşün.
•
“Hâl böyle iken cancağzım...” söze böyle başlamak ne kadar da lezzetli. Hâl böyle iken yani, kimseyi tüketmek istemiyorum bu süreçte. 
•
Başımda korkunç bir ağrı var şu an. Ve sevmediğim, üzüldüğüm, sinirlendiğim, endişe ettiğim, korktuğum, gıcık olduğum ne varsa oradalar, başımın içinde. Postallarını vura vura beynimin içinde tepiniyor gibiler. Postal; çünkü bu ağrıyı bale ayakkabısı yapamaz. Oysaki beynimin içinde bir balet saltolar atsın, süzülsün isterdim. Heyhat! 
•
Tam sana göre biri aslında, diyorlar bazen durup durup. Ne tam bana göre? Sevgisizlik mi? Teşekkürler, canlarım ya iyi ki varsız(!) Ne tam bana göre, ne? Zavallılık mı? Ne oldu? Sıkıldın mı? Dinleme o zaman! 
•
Mümkünse bu sefer yarım kalmış hesapları, alınacak dersleri, yaşanması gerekenleri yaşayıp defteri kapatayım istiyorum. Bi’ ruha bu kadarı yeter.
•
Özlemekten o kadar ama o kadar korkuyorum ki etrafımda özleyecek kimse bırakmamışım. 
•
Normlara göre yaşıyor olarak kabul edildiğim zamanları hatırlamıyorum. Ama yaşamıyor olduğum zamanların hatırası benimle. Ve o günleri hep güzel günler diye anımsıyorum. Belki cidden de öylelerdi; güzellerdi ya da sırf hatırlıyorum diye ben güzel olarak niteliyorum. Elbette her günü şahane değildi; ama hiç değilse geriye hatırlanacak bir şeyler bırakmış yaşanmayan zaman. Güzeller yani. Yaşamak ne o halde? Hiçbir anı kalmadan geçip giden günler mi? Önemsemediğin şeyler uğrunda ömrünü tüketmek mi? Yaşamak buysa ben istemiyorum. Mer ha baa ölmek istemek’çim! 🎶🎵
•
Kendini en çok sen sev.
•








28 Nisan 2019

Gölge Düşer


Ilık bir yaz başlangıcı akşamı. Etrafta sepya bir sarılık var. Güneş’in henüz yakmadığı, rüzgarın tatlı tatlı estiği zaman dilimi. Kaldırımları ağaçlı, ve yeşilin gölge düştüğü yollar. Ve sakin, ve huzurlu, kafeleri dolduran iş çıkışı insanları. 

Upuzun, kaldırımları ağaçlı yolun ucundan ikisi görünmeye başlıyor. Önce gölgeleri selamlıyor kareyi. Yürüyor mu, dans mı ediyor yoksa sevişiyor mu bu ikisi; belli değil. Bir bakıyorsun yekpareler, diğer bir ân, adam kadını kucaklamış kendi etrafında dönüyor. Öteki ân, yalpalaya yalpalaya; ama aynı frekansta yürürken görünüyorlar. İkisi, kafelerin yanından yürüdükçe ve yürüdükçe, iş çıkışı insanlarının uğultusu kıyıya vuran dalga sesi gibi alçalıp yükseliyor. Dalgalanan uğultulara birlikte onların da neşesi alçalıp yükseliyor. Bir ağacın, manolya olsa gerek, altında duraklıyor ikisi, bir müddet. Durdukları âna spot tutuyor zaman: 

Adam uzanıp bir dalı eğiyor nazikçe. 
Kadın, adı Manolya olsun, bir fanusu tutar gibi iki avucuyla çiçeği sarıp derin derin kokluyor. 
Gözleri kapalı. 
Avuçlarını açıp çiçeği serbest bırakırken ışıl ışıl bakıyor adama Manolya. 
Adamsa büyülenmiş.
Yürümeye devam ediyorlar sonra. Ve zaman spotlarını çekiyor ândan. İkisi yaklaştıkça, başlangıçtaki halleri giderek azalıyor. Önce gölgelerinin dansı kısalıyor, sonra yürüyüşlerinin frekansı değişiyor. Biraz daha yürüyüp seslerin çağıldadığı kafelerden birine giriyorlar. 

İçerideler. Ama kapının eşiğini geçtikleri ân, başka başka kimseler oluyor, ikisi birden. Eşik öncesi engelleyemedikleri samimiyet, sabah işe geç kalmış birinin alelacele giydiği birbirinden alakasız kıyafetler gibi eğreti duran bir resmiyete dönüyor. Etrafı tararken silkinip kendilerine geliyorlar. Derken uzayıp giden mekanın içinde, loşluğun karanlığa döndüğü bir köşeden oldukça zarif ve alımlı bir kadın, elini kaldırıp halkı selamlarcasına işaret ediyor. Uykudan yeni uyanmışçasına bir halle yanına gidiyor ikisi. Onlar ilerledikçe kadın gölgede aydınlanmaya başlıyor: 

Açık kahve saçlarını minik bir topuz yapmış, kömür gözlü, omuzlarını açıkta bırakan zümrüt yeşili, sade bir elbise giyinmiş ve omuzlarına etol gibi histerik hâl atmış otuzlu yaşlarında bir kadın, adı Zümrüt olsun, onları bekliyor.

Adam Zümrüt’ün yanına, Manolya da karşısına oturuyor. Zümrüt’te tüm zarifliğine rağmen, başkasının mutfağında neyi nereye koyacağını bilmeyen birinin halleri görünüyor. Adamı öpse mi, sarılsa mı, ne yapsa bilemiyor. Bir sırrı bildiğini bilmiyormuş gibi davranmaya çalışan acemi bir yalancının halleri... Manolya ve adamsa pişmanlığa giydirilmiş iki beden küçük bir normallikle konuşmaya çalışıyorlar. Yemek sırasında Zümrüt, çok hızlı değişen ruh haliyle içsel huzursuzluğuna ve durumdaki garipliğe vücut kazandırıyor. Adamınsa eşikten önceki halinden eser yok. Zümrüt’ün histerikleşmesinden ziyade Manolya’yı, eski dostunu, böyle bir duruma soktuğu için canı sıkılıyor daha çok. Gözleriyle sürekli Manolya’ya özür diler gibi bakıyor. Zümrüt’e karşıysa duvar gibi kayıtsız... Neticede ona sınırları çizilmiş bir bağlılığım yok diye düşünüyor. Değişken hallerine tepki vermeyerek hem Zümrüt’ü hem de ona karşı duygularını yok sayıyor adam. Oysa içinde, Zümrüt’e yaşattığı bu haksız karmaşanın vicdan azabını ve Manolya’ya doğru istemsizce çekilirken kendini ondan uzak tutmaya çalışmanın zorluğunu duyuyor adam. Sıkışmış, belli. İçindeki karmaşanın bir gerilen bir yumuşayan yansımaları mimiklerinden okunabiliyor. En sonunda tümüne birden duyarsızlaşıyor, siliniyor yüzünden duygularının izleri. Sigara içmek için izin isteyip yanlarından ayrılıyor adam. Adamın gidişi, diken üstünde oturan Manolya’yı biraz olsun rahatlatıyor. Yapması gereken bir şeye fırsat bulmuş biri gibi hemen göreve atılıyor. Zümrüt’e bir dost gibi telkinlerde bulunuyor. Varlığının onun için bir tehdit olmadığını anlatmanın zorunlu zorluğunu yaşıyor. Başladığı her sözün bir yerinde tıkanıp kalıyor. Söylenmesi gerekenlerle içinde engel olamadıklarının çatışması yüzüne hüzün vuruyor. Neyse ki Zümrüt bu tıkanmaları ve kısa hüzün yansımalarını göremeyecek kadar sarhoş ve kendi karmaşıklığında kaybolmuş. Şarabın da etkisiyle bildiğini bilmiyor gibi yapmayı iyice beceremez bir halde korkularını şakalarla, üzüntüsünü histerik kahkahalarıyla süslüyor. Adamın sigaradan dönmesiyle kalkıyor üçü birlikte. 

Dışarıdalar. Ilık ve bol yıldızlı bir gece karşılıyor onları. Yan yana ve birbirlerinden uzak, geceye bakıyorlar bir süre. İçeri girmezden önceki halleri yok şimdi ikisinde de. Ama gene de hatırası bir nebze olsun ferahlatıyor Manolya ile adamı. Yan yana; fakat uzakken birbirlerine bakıyorlar. Zümrüt ise onlardan bağımsız, her zamanki gibi kendi halinde. Temiz ve nispeten serin hava ile kendine gelmeye çabalarken göz ucuyla da onları izliyor. Aralarındaki mesafeye rağmen ikisi arasındaki elektrik elektrik çekimi görüyor. Gözlerinde yaşlarla karanlığının ve köhneliğinin umurunda olmadığı bir sokağa doğru yürüyor yalpalaya yalpalaya, sonra koşmaya çabalıyor ayağındaki topuklularla. Sokağın karanlığı tam Zümrüt’ü yutacakken Manolya yakalıyor son kareyi, yalpalayan Zümrüt’ü görüyor. Birden çıkıyor etkisinde olduğu çekimden, Zümrüt’ün daldığı sokağa doğru fırlıyor. Adamsa umursamaz bir halde öylece duruyor, bakıyor arkalarından. Geri geleceklerinin düşüncesiyle, dönüp bir adım bile atmıyor o sokağa doğru. “Bu saatte Paris’in karanlık sokaklarından geçmek istediğinizden emin misiniz?” diyor içinden, omuzlarını silkerek umursamazca.

9 Nisan 2019

Ve Zaman Akışta*

Transition in Rose - Aaron Westerberg
Sevgili Rüzgarın Tersi, 
Bu sabah öyle zor uyandım ve öyle zor ayrıldım ki rüyâlardan. Biri bitti diğeri başladı rüyâların. Uyandım uyandım uyudum ve hiç çıkmak istemedim o yataktan. Ve heyhat, elbet çıktım! 
Korkunçtu biri, gördüklerimden. 
•
Öznesiz Sevgiler
Masmavi gökte süzülen kümülüslere bakmak kadar çok seviyorum seni! 
Serçe sesi kadar çok!
Denizden çıktıktan sonra damlalar buharlaşırken güneşin enerjisini tenimde hissetmek gibi seviyorum. 
Tende kalan deniz kokusu kadar çok!
Su içmek kadar çok!
Elma kadar çok ulan!
Salıncakta uçarcasına sallanmak kadar çılgınca!
•
İçimde kendime ait bir mezar var. 
•
Dear Darling,
Biliyorum; çok seversem eğer, yaşamak bu kadar zor gelmeyecek. Ama söyle, kimi seveceğim? 
•
Sürekli ve sürekli, ben olduğu iddia edilen beni anlatmak istiyorum. Maksadım insanlar bilsin falan da değil he, yanlış anlama. Anlatayım ki ben de inanayım istiyorum. Tevazudan öyle ölmüş öyle ölmüşüz ki görenler sahiden hiç sanıyor bizi. Benim hiçim bile senden çoktur, ahmak! 
•
Mutsuzluğumuzun en ama en temel sebeplerinden biri; mütemadiyen sarılamıyor oluşumuz. Hayat zor; oysaki sarılmak öyle değil. Dene bir; sebepsiz bir mutsuzluk varken üzerinde, git, sevdiğin birine sarıl. Dostuna, sevdiğine ya da ailenden birine... Bak gör, nasıl da içinde pencereler açılacak, bahar havası gibi ferahlayacak düşüncelerin. 
•
Bir ışık yanmalı içimde,
Gözlerinden akan kara bir ışık.
Ve bir yol çizilmeli önümde, 
Tüm ihtimalleriyle sana varan.
•
Özledim, ve çünkü; öz’ledim. Öznesiz özleyiş ve öz’leyişler. 
•
Hadi şimdi gel kimseyi kandırmayalım. Dosdoğru konuşalım. Olanlar olacakların teminatı mıdır? Bir anlamda: Olmayanlar olmayacakların teminatı olabilir mi?
Zamanını kendi yaratan insanoğlu, sonsuzun iki ucuna uzanan bu yolculuğun neresinde oldu/olmadı diyecek? Hangi, sonsuz sayıda doğru geçen noktasında bunun öyle olduğuna emin olabilecek? Kafamda söylenmeye başlayan şarkıdır: 
...
Hastayım, yorgunum, seni bekliyorum
Ve zaman akışta
Sussam dilime yazık 
Uçmamak kanatlarıma
Gün yine acıya çaldı bir yerde
Ve zaman akışta. 
* Isulca ~ Vedat Sakman
•
“Ömrünün bir adı olsaydı ne olurdu?” diye sordu biri geçen. Ah ulan ömrüm! A benim canım ömrüm...
•
Korkunç derecede kanlı ve kaotik ve gereksiz bir filmden bana kalan sözdür:
Sanrı, sana gerçeği söyleyen bir yalandır. 

25 Mart 2019

Adı Olmayan




Gözlerim bir yeşile takılıp kalmak istiyor bazen. Alabildiğine yeşil bir yere, mümkünse yalnızlığın karakter bulduğu bir ovaya, bakıp bakıp düşünmemenin ne kadar güzel bir şey olduğunu içimde hissederek öylece dalıp gitmek... Yeşile ya da toprağa veya en sevdiğim denize katıp kendimi, göğü izlemek sonra, istediğim. Bir tek; ama bir tek, özgür hissettiğim, minik bir dalgası olmuşçasına tenimin her hücresini saran denizde olmak... Cümlelerim kesik, farkındayım. Heyecandan soluksuz kalıp çok önemli bir şeyi söyleyememek misali bir hâl gibiler. Ah benim bu heyecanlarım... Ölecek kadar heyecanlarım... Ölmeyeceğini bilmenin getirdiği korkuyla heyecanlarımdan kaçmalarım. Karmaya göre belki bir daha yeniden gelmeyebilirmişim hayata. Karmasını tamamlamak üzere olan bir ruhmuş benimkisi. İyi de? Yok dedim, ben bir kere daha gelirim. 


•
Unutmak ne zaman kabil biliyor musun? Neyi unuttuğunu unuttuğunda. Fuck off ! 


•
İlişiklik

Yoldayken yolculuğu deneyimlenmek. Birlikte öğrenmek, kendini ve ilişkiyi keşfetmek ve bir yandan da değişen kendine ve sevgiliye ve ilişkiye uyum sağlamaya çalışmak... 

İnsanlar değişir. Kimileri daha çok ve kimileri iyiye doğru. Değişime direnç gösterenler de vardır, negatif yönde değişenler de. Ama neticede ilişki içerisinde bir devinim vardır. 

Bir yolculuktur bu; yollar boyu sürecek olan. Süresini yıllarla değil de yollarla ölçebileceğin bir yolculuk, hani. Karşına çatalların, kavşak ve dönemeçlerin, park edilmez ve u dönüşü yapılamazların çıkacağı bir yol bu. Devam etme gücünü yaşamın kendisinden alacak bir yolculuk. Devam etmeye gücün kalmadığı zamanlarda yoldaşının sana destek olacağı bir yolculuk. Niyet birliği yani, aslında. Yola birlikte devam etme niyeti. Büyük vaatleri, kocaman beklentileri, süper kahramanlıkları olmadan yola devam etme niyeti. Çünkü öyle veya böyle bir yoldasın bu hayatta. Neden yalnız yürüyesin, neden yalnız geçesin o yollardan? 

Uzaktan bakınca çarşaf gibi görünen; fakat minik de olsa dalgalı bir denizin içinde olma hali. Bazen bir fırtınalı deniz gibi olma... Ama korkma! Pes etmedikçe, yani birlikte yolculuk niyetinde bir değişiklik olmadıkça, boğulmayacağın bir deniz bu. 


•
Şu çok popüler oldu; kendi iç sesini duymayı reddeden ya da kendini yalnız ve eksik hissetmemeye çalışan insanlarda, kısıtlı zamanlarında bir sürü şeyi yapmaya çalışmak. Sanki ne kadar çok şey yaparlarsa kendilerini o kadar az duyacak ve içlerinde eksik olan bir şeyleri tamamlayacaklar. Kısıtlı zamanlarının sıkışık programlarına seni dahil etme lutfunu(!) gösterirken aslında senin için önemli olan, “gerçekten” birbirini dinleme ve anlama olayını, yani özet tabiriyle dostluğu, nasıl da incittiklerini anlayamıyorlar.


•
Biri sözgelimi şöyle yaparız böyle yaparız diye bir şey söylediğinde ciddiye alıyorum, ister istemez. Ve o laf icabı söylenmiş sözler yapılmayınca, gene ister istemez, güceniyorum. Ne yani, sizi ederinizden fazla ciddiye almak mı saçmalık? Haklısınız...


•
Bilemiyorum.

Böyle başlamak istedim bu yazıya; çünkü cidden bu hislerle ne yapacağımı, onları nasıl katlayıp içimin hangi rafına kaldıracağımı bilmiyorum. 
Unutulmak ne hazin bir şey. Hayır unutulmak değil; değer görmemek. Dolar karşısındaki TL gibi olma hâli. İnsanlardaki beklentimi öldürdüm aslında. Ama bu kadar da mı ölü be kardeşim! Menfaatleri için aklına geldiğin kimseler... Ya da kendilerinden başka kimselerle zihnini meşgul etmeyen kimseler... Gün/hafta/ay/yıl içinde bir cümlelik hatrının bile olmadığı kimseler. (Her kimseler, tiz kelleleri vurula!) Sizsiz de yapabiliyorum, öyleyse neden sizin vicdan ve sevgi yükünüzü taşıyorum? Evet, bu ikisi zorunlulukla değil; kendiliğinden çalışır; fakat niye sizden azade değiller? 

•
Sormadın, söylemedim.

2 Mart 2019

Bi’ Kere de Ben Güleyim! *

Ben, sizin oyununuza yenilmeye geldim.

Anlıyorum sizi, görüyorum derdinizi. Benden beklemeyin size eşlik etmemi, hırslanıp kötücül etkilerinize tepkilenmemi. Bu bir oyun içinde oyun işte. Beni ne kadar ve nereye kadar üzebileceğinizi görmek için; yenilmeye geldim. 

Kazanmak ya da yenilmek umurumda değil benim. Ben sadece, size ne kadar değer vermem gerektiğini bilme derdindeyim. Bunu bilemediğimde size ederinizden çok değer verme eğilimim var çünkü. Ve çünkü içimde kocaman bir sevme potansiyeli var. Eskiden, sevgi sevdikçe çoğalan bir şey derdim; sevgileri saklamanın, aman hepsini tüketmeyelim doğru kişi için ayıralımın doğru olmadığını düşünürdüm. Şimdi...  Bırak sevmeyi; değer verme konusunda bile, aman bir gram fazla tartmayayım derdindeki esnaf gibi değer tartıyorum karşıdaki için. Benim sizdeki ederim neyse, sizin bendeki değeriniz de o kadar olacak; fazlası değil.  Böyle değerlendirebilmem için de beni ne kadar ve nereye kadar üzebilirsinizi görmem lazım; ondan yenilmelerim. Yoksa aptal değilim; beni içine çektiğiniz oyunu görüyorum çoğu zaman. Keşke bu “eder-değer” olayını bu kadar üzülmeden ve ruhumu yaralamadan yapabiliyor olsaydım; çok isterdim. Acımadan, yaralanmadan anlamıyorum çünkü. Diğer türlü, yapılanı affediyorum çok sevdiğimden. Olsun diyorum, canı sağ olsun. Şimdi mi? He demek öyle, tamam bundan sonra da böyle... 

•

İnsanın sıkılırken bile karnında kelebekler uçuşturan kimsesi olmalı. Düşün; evdeyiz ve çok sıkıcı bir akşam, hava zaten yağmurlu ve soğuk, gıcık bir kış akşamı işte... Bir koltukta sen, diğerinde ben. Ayrı ayrı bir köşede sıkılıyoruz. Neden sıkılıyoruz ki canım şimdi durduk yere? Böyle düşünebilirsin elbet, normal. Ben de derim ki her günün eğlenceli ve mutlu geçeceğini hayal etmek Disney filmlerinde kalmadı mı? Sıkılmaktan kastım da şu aslında; özel alan ayırmak. (Yukarıdaki resme de ba yı lı yo rum. Sanırım birlikte sıkılmak dediğim şeyin resmi bu.) Evet, ikimiz bir fidanın güller açan dalıyız; geçerli. Fakat benliklerin silikleşmesini de istemeyiz. Bu sebeple özel alan ayırmalı birbirine. “Birbirinizi özlemek için zaman ayırın.” klişesi değil; ciddi manada benliklerin nefes alabilmesi için alan ayırmalı, bağımsız düşünmek için zaman ayırmalı. Bu zaman ve alanların, yani ayrı ayrı sıkılma durumlarının sonunda, insanın içinin kelebek kelebek olması... Yok mu şöyle bir sıkılmalık durum bize de ? 🤭

•
İnsanın ne konuşacağını bilmeden, içinden gelen konuşma istemiyle şuursuzca darlayabileceği kimsesi olmalı. Anlatacak hiçbir şeyi olmasa da içindeki özlemi dindirmek için gerekirse birlikte susup oturacağı ya da karşılıklı of of çekebileceği bir kimsesi olmalı. İşte bunlar hep özlem, buralar hep yalnızlık!

•
Hadi bana bir öykü anlat! Şimdi, şu an bir öykü yaz bana!

Hep bu tarz şeyler istiyorum hayattan, beklentilerim böyle şeyler üzerine. İnsanın varoluş amacı olmayınca günü geçiştirmek için böyle hırs içermeyen, bünyesinde yüksek oranda minnoşluk yeşerten şeyler istiyor. Şu anki zamanın dışına çıkış bileti, bambaşka bir yaşayış arayışı... 

Tamam, öyle olamıyorsa felsefe öğretileriyle de olur. Zihnimi o andan alıp düşünce zincirleriyle hem uyanık tutan hem de mevcut faktörleri (günlük dertler, işsel sıkıntılar vb.) dağıtacak fikirler üzerine de bir şeyler anlatabilirsin. Bunu yaparken sürekli yeni sorular soran çocuksu heyecanımı ve yetişkin cehaletimi de mazur görmeni isteyeceğim senden. Ne çok şey mi istedim senden? Bunları isterken peki, ben sana ne vereceğim değil mi? Bir de öyle bir durum var... Çünkü hiçbir şey karşılıksız değil şu hayatta, öle öle öğrendik. Yeter mi, olur mu bilmem; ama ben de severim seni? Zaten seviyorumdur da daha derinden severim seni? Işığın olurum belki? Belki aynan? Bana bakar kendini anlarsın? Karar veremediğinde objektif aklın olurum; aslında ne istediğini sana hatırlatırım? Senin bakamadığın zamanlarda pozitifli bakışın olurum, hı?

•
Büyüyünce ne olacaksın sorusuna keşke “anne olacağım” cevabını veren/vermiş bir çocuk olsaymışım. Anneden kastı da aslında ev hanımı işte. Ki böylece şu sıra aklımdan geçip duran “ev hanımlığı 10 numara meslek(!) aslında” düşüncelerini belki yaşıyor olurdum. :) Bakma, çok bunaldım şu sıra; ondan bu düşünceler. Yoksa nerde bende o şans ... 🤭

•
Rüyâlarımda gördüklerim, güzel şeyler fısıldıyor içimin umut etme merkezine. Sebepsiz yere pozitif yükleniyorum; saçmak istiyorum bu güneşli enerjiyi sevdiklerime.

•
Kendini gerçekleştirme diye bir kavram var ya, şu sıra sanırım kendime bunu dert ettim. Olamayacağım ya da olmayı gerçekten istemeyeceğim biri gibi düşünüp davranma telkinleri verip durdum kendime son senelerde. Iıh, olmadı olmaz. Ben ne riyakar olabilirim ne de doğrudan vazgeçebilirim. Kendimi böyle seviyorum. İnsanlar sırf bunların tam tersi diye de canım kendimi üzmeyeceğim daha fazla. Ve böylelikle de yenilmelerin ve değerinden az eder bulanların şahı, en birincisi ben olacağım. 

16 Şubat 2019

Ad Astra Per Astra


Bazı Aşk Biçimleri - Charlotte Mew kitap kapağı



Birazdan edeceğim kelamların... Dur yahu! Bugün o klişe gün değil mi? Şimdi yazacaklarım bu sebepten sanılmasın sakın? Aman diyeyim, öyle sanılmasın! Sanacaklar olacaksa derhal terk eylesinler burayı! Şaka şaka... Umurum değil. 

Diyordum ki birazdan söyleyeceğim şeyleri zaten 93837262 kez söylemişimdir; ama olsun bir kere daha ve bin kere daha söyleyeceğim! Sevmek, efenim, sevmek! 

Kimseleri veya kimseyi sevmeden daha ne kadar çarpacak bu zalım gönül? Oysaki hiç düşünmeden ve sorgusuz sualsiz sevmek istiyor. Bir insanın birini böylesi sevmesi mümkün müdür? Olaylara karanlık taraftan değil de aydınlık taraftan bakmak mı gerek? Karanlıktan bakanın meseleyi aydınlıkta görmesi; aydınlıktan bakanın da  karanlık görmesi olası, aslında.

*
Daha önce hiç görmemiştim, pişmanlığın bu kadar erken geldiğini yöreme, heyhat! Bir yanım Vezüv,  bir yanım Pompei. Nasıl yapalım azizim? 

*
Daha geçen gün; acaba benim varoluş amacım insanlara ayna olmak mı, yollarına ışık tutmak mı, diye düşünürken kendimi aynanın içinde görmem, peki? Düş içinde düş, ayna içinde ayna, evren içinde bir Samanyolu ve yıldız üzre yıldız... Bakalım ve görelim; duyalım ve işitelim; sevelim ve sevilelim; dokunalım ve hissedelim.  

Uykum geldi. Sevgili Uykum! Gelmemezlik yapma ! Sabah olmuyor sonra .

9 Şubat 2019

Through the Night

Bir sarılışın eksikliğinden tümü.

Azala azala hiç oluyorsun da yok olamıyorsun.

“En kötü ölürüz” söyleminin bendeki versiyonu “ya ölemezsek?”. Ve bunun yarattığı panik...

Sabah oldu heyhat! Gidin zihnimden.

Ecel ne fena birisin sen.

Şu an birine sarılmam lazım. Tüm hücrelerimin sakinleşmeye ihtiyacı var.  Deliriyoruz

T

26 Ocak 2019

Ne Kadar da Koşu Bandı Bir Eylem

 


Evde kimse yok benden başka. Oysaki annem evden çıkarken merak etme ben de çıkacağım dışarı, yoksa çok sıkılırım, dediğimi hatırlıyorum. Yaklaşık 3 saat geçti bu sözün üstünden. Cümleleri geç, kelimeler ve dahi harfleri bile buhar olup süzüldü havada. Oysa ben hâlâ tek başımayım. Şu an beni bunları yazmaya iten şey ise alt kattaki duvar saatinden gelen tik taklar... O kadar sessiz. Ve bir o kadar da kim-se(s)-iz. 

Bazen ne düşünüyorum biliyor musun? (Elbette biliyorsun, aksi mümkün mü ki?) Bazen... Korkularımın sebepsiz olmadığını. Hissettiğim şeyler var genel olarak. Ve benim endişe sanıp da düşünmemeye çalıştığım bu şeyler, aslında beni alıştırmak için birer önizleme, bana sunulan. Bir şekilde bir yolunu bulurum belki ve belki, bunlar benim tahminlerimden de iyi olur. Veya düşündüğümden de kötü. Ama bir şekilde adapte olurum. Neticede, ne kadar istemesek de, içimizde yaşama tutkusuyla yaratılmışız. 

Ne istediğini bilmeyenler ya da isteklerinden birine karar veremeyenler veya isteyip istemediğini bilmeyenler olarak bir araya gelsek de şu hıncahınç, koştur koştur amaç sandıkları yere/şeye doğru koşanlar arasında kendimizi bir nebze daha normal hissetsek, fena olmaz mı? 

İstediğim bir şey var. Ve bence elzem. Ve bence, her şeyin anlamı o. Ve gene bence, ben ona ulaşamayacağım. Bu ruhsuzluk da tam olarak bundan kaynaklanıyor. Köksüz ağaçlar gibi, toprağıma saplanan istekler birer birer soluyor, yeşeremiyor. 

Sanırım hayatımın geri kalanının başlangıç günlerindeyim ve buna alışmaya çalışıyorum. Hayatımı kocaman bir koşu bandına çevirmeyi nasıl becerdim, gerçekten hiç bilmiyorum. Varışsız çaba sarf etmeleri böyle sevmezken üstelik. Kocaman bir debeleniş kendi minik bünyesinde.

13 Ocak 2019

Koza

 
*

Ruhumun yeşeren dallarını kırdılar, gene. Bir insan kaç kere ölmeden ölür? Kaç kere ölüsünden kendini doğurabilir? Yoruldum.

Hoş geldin, ölmek istemek!

•

Merak ediyorum, acaba canım (gönlüm) ne zaman birini isteyecek? Ne zaman senle olur diyecek birine. Çok zaman geçmedi mi? Karşıma çıkan kişiler doğru kişi değil diye mi? Yoksa ben doğru değerlendirmiyorum diye mi? Doğru kişi klişesine de düştük, iyi mi! Öyle bir şey yok. İşin aslı şudur:   Bu kişi benim hayatımı zorlaştırmaz, çetrefil hale getirmez, diyebiliyorsam büyük ölçüde tamamdır. Yaşam zaten yeterince karmaşık ve zor. Daima iyi niyet, sevgi ve güvenle, o kişideki yerinin herkesten ayrı, özel, olacağının sarsılmaz bilincine sahip olmak; doğru kişi tanımım ya da yaşamı kolaylaştırmaktan kastım. Elbette bu, tek başına yeterli değil. Bir şey daha var asıl; mühim. Tamam, hadi bu sefer” diyecek gibi oluyorum, misal, canım istemiyor.

•





*Raphael Soyer






30 Aralık 2018

Giderayak

“Oysa Allah bilir bugün iyi uyanmıştık”

Dear My Dear / Oh Darling, 

Sabah bir şiir göndermişti arkadaşım. Sonrasında, ne zamandır şiir okumadığım gelmişti aklıma. Ve akabinde, şiir okumak beni nahifleştiriyor dediğim âna gitmiştim. Gitmiştim de... Dönerken epeyce oyalanmıştım. Zaman sonra, oysa burası bir cangıl, demiştim arkadaşıma. Oysa... Oysalarla geçmemişti işte gene ömür.


•
Hiç bilmediğim sınırlarımı/düşüncelerimi/sevinçlerimi keşfetmeme yardımcı olacak birileri var mı benim için de?


•
Oh Darling, 

Epeydir yoksun buralarda. Çünkü epeydir yokum. İnsanın, varken, kimi kıstaslara göre aslında yok olması da ne şahane bir durum öyle değil mi? (Burada beni anlıyormuş gibi yapıp saçmalamaya devam etmeme izin vereceksin, biliyorum. İşte biraz da bunun için seviyorum seni. Ah, seviyorum dedim, duydun mu? Sanki yeni bir kelime uydurmuşum gibi nasıl da tatlı geldi dilime!) 

Dümdüz, gelişine yaşamacılık yapmıyor olsaydım, bir nebze kenara çekilip kendime şöyle bir bakardım şu sıra. Gerçekten heba! Kötülükten değilse de bu boşunalıktan cehenneme gideceğim sanırım. (Bu sözlerimi ahirette aleyhime delil olarak kullanmayınız, hükmü yoktur :p 

Canımı fena halde sıkan şeyler var; ama yokmuş gibi yaşamaya devam ediyorum. Belki de böyle olması zaten normal olandır. Hani her şeye çözüm bulamazsın, hani her şeyin bir oluru yoktur ya bazen tatlış...

Biliyor musun Oh Darling, en çok kendimi nazlatamadığım için canım sıkılıyor. Vaktimi hasta olmamak için dinlenmek üzere kullanıyorum daha çok. Ya da bunu bahane ediyorum kalabalıktan sıkıldığım ve kendime nitelikli vakit ayıramadığım için. Neyse ne! Böyle dememe rağmen sağda solda sürtmekten geri de kalmıyorum. Saçmalıklar silsilesi... 

Oh Darling, canımcım ! Ne de güzel saçmaladım. Sevgilerim senindir.


•
Bazı ânlar var, bazı kimseler ve/veya durumlar var bana mutsuzluklarımı, o mutsuzlukları çektiğim zamanları anımsatan. Üzüntülerimin boşunalığını cisimleştirip yanıma oturtan. Birden ete kemiğe büründürdüğü yetmezmiş gibi aymaz bir bilinçle yüzüme yüzüme baktırıp onlara; “Ee n’apacağız şimdi?” dedirten. Var böyle ânlar/ durumlar/ kimseler... Ölüşümün nafileliğini anıtlaştırıp ruhumun en ıssız meydanına diken. Çıkmaz sokak hissi... Yitip giden yaşama sevincini nasıl anlatırsın ki? Boşuna. Nafile. Tevekkeli. Beyhude. Heba!


•
Yanında bir serçe kuşu gibi cıvıldadığım ya da miskin bir kedi gibi sırnaştığım kimsem yok. Bir tek bunun tatsızlığı var üzerimde. Gerisi hayat, halloluyor bir şekilde.


•
Nasıl yapacağımı bilmiyorum bazı şeyleri. Çıkmaz sokaklar... Kör kuyulardan çıkmanın erbabı oldum da çıkmaz sokaklarda duvarlara çarpmaktan alamıyorum kendimi. İçimdeki bu sevme meyli ve vazgeçmez direnişçi, benim sonumu getirecek belli ki. Zamanın katli.


•
İnsanın sevdiği biriyle vedalaşırken “hakkını helal etme” demesi...


•
Söylemek istediğim şeyler var. Aslında, konuşamadığım kimselerim var. Öyleyse niye varlar? 


•
"Söylediklerinin sadece doğru olmasına değil, konuştuğun kimsenin bu doğruya katlanabilecek olmasına da dikkat et."

Hakikatli söz.


•
Şimdi, buraya, geçen yılın değerlendirmesi ve gelecek yıldan beklentilere dair bir şeyler yazıyor olmam lazım; kendimce oluşturduğum geleneklere istinaden. Amma velakin canım hiç istemiyor böyle bir şey. Bunun için elbette kendime yüklenmeyeceğim; paşa gönlüm, canım kendim istememiş; onun hatrını mı kırayım şimdi? Zaten canım sıkkın; bir ay boyunca yazdığım şeylerin yarısı silindi... ctrl-Z tuşunun eksikliğini çekiyoruz efenim.

Hoşça güle.

25 Kasım 2018

Öyle ve Böyle

Gecenin yarısı, uykudan uyandırıp gelen ağlama krizi ve sonrası uykusuzluk... Yapamıyorum. Dayanamıyorum. Benim hayallerim yok
Benim umudum yok
Ben yokum

*
Kurşununu hâlâ teninde taşıyan vurgun gibi.
İnsana hâlâ ve hâlâ umut etme enerjisini veren aptallık, ne de bitmez imiş. Sonsuza inan çünkü bu aptallık bitecek gibi değil... Ve tam aksi... Algılar ne sığ imiş; bildiğini bile bile tekrara düşmekte.

*
Hiçbir enerji kaynağı olmaksızın, daima olmasa da, gücü ve imkanı elverdikçe ışıldayan kimselere zayıf ya da mutsuz derler ilk bakışta. Kim mi der? Hani yok mu, bakınız ne kadar mutluyuzcular, onlar. Mutsuz derler kendileri gibi olmayanlara. Ne de olsa kendileri gibi daima ışıldamıyordur onlar hani... Öyle demek işlerine gelir aslında. Öyle derler, demelilerdir de çünkü mutsuz dediklerinin en ufak bir destek ışıkta Güneş’e öykünen bir yıldız olabileceklerini sezerler hayvani bir iç güdüyle. Bu sezgi onları korkutur: Ya onların ışıltısı kendilerininkini boğarsa? O zaman daha da çok yüklenirler kendi radyoaktif ışıldamalarına ve kendileri gibi olmayanların mutsuzluk dozunu artırırlar tabirlerinde. Çağımız böyle zehirli/zararlı bir çağ oldu işte. Önceden sadece elektronik gereçlerin yaydığı radyasyondan falan çekinirdik. Peki şimdi bu insanlarla ne yapmalıyız? Onların bu adeta 90’ların kristal avize şıkırtısından nasıl kendimizi koruyabiliriz?

*
Eşşşoğğlueşek Kasım,
Sen neden bitmek bilmiyorsun?

*
Kendimi özledim. Kendimle kalmayı. İnsan insan insan... Ve yalnızca kendisini düşünen insanlar. İnsanlar çok bencil. Vicdanı yumuşak birini buldular mı üstüne basmayı bırak, tepinmeden geçmeyen insanlar... Gerçekten kendimi tebrik etmeliyim, şahane oynuyorum. Düşünmek için vakit bırakmadım kendime ki zaten vakit benim değil. Hiçbir gün benim değil. Öyleyse neden?

•
Ölene kadar ağlamak istiyorum. Ağlayarak ölmek diye bir şeyi literatüre kazandıran kişi olmak fena olmazdı. Adımız yaşardı hiç değilse.

•
Sevgili 22:22,
Seninle bakışmayı seviyorum.

•
Bomboş günler vardı. Saatlerin bile geç-e-mediği.
Yeterlilik kipinin bile yetemediği durumlar.

•
Bir şeyi yapmaya karar verdikten sonra onu yapamaz olduğunu görmek/anlamak insanı mahveden bir şey. Ulan ölemiyoruz bile! Bu düşünce bile beni sıkıştırıyor. Ölmek için bile özgür değilsin. 

•
Az önce, ameliyatı iyi geçen ve kendisini kıvrandıran ağrılarından kurtulmuş ananem (74), birilerine çok erken zahmet vermeye başladım, dedi. Erken? Allah benim ömrümden alsın da ona versin inşallah. 

•
Kendimi sürdüğüm bir yol olmasına rağmen “hayatı sıradan ve sade yaşama” canımı çok sıkmaya başladı. Biraz yoldan çıkıp itlik serserilik yapmaklar çekiyor canım. Şöyle evlatlıktan reddedilmekli, rüzgâr nerden eserse oraya gitmekli, her şeyi siktir etmekli falan. 

•
Geçen gün sana sürpriz olsun dedi biri. Sürpriz? Ne ola ki? Düşündüm bu hayatta beni çok sevindirip şaşırtacak ne olabilirdi? Liste sıralandı zihnimde, pıt pıt pıt dizildi maddeler. Ama zaten olmazdı onlar. Hepsi teker teker elendi. Beni sevindirecek şeyler vardı ve hep, yaşamasızdı onlar. 

•
Gayecim senin gayen nedir ? Bir Yaralı Kuştum ? Ah be Gaye... Bi’ de işteyken sürekli isss tikk rrarr lı hayal hakikatt tir diye dolanıyorum.
•

11 Kasım 2018

İyiyim

Limandan düdük sesleri geliyor, saate bakıyorum 09:05
Terasa çıkıyorum. Güneşli bir sabah. Bir yerlerden kuş cıvıltıları geliyor. Arıyorum; başımı yukarılara, göğe kaldırarak. Gökte puslu bir mavilikten başka bir şey yok, uzaklarda biraz biraz beyazlıklar belki, sadece. Çatılara doğru eğiyorum başımı. Oralardan geliyor olmalı. Zavallı kuşlar ağaç dalları yerine antenlerde şakıyor. Şehrin içinde sesleri gene cıvıl cıvıl; ama buruk işte... Anlıyor musun, buruk, kırgın gibi... Siren, korna ve düdük seslerini arka plana alıyorum, kuş sesleri önde. Hayat böyle bir şey olmalı işte. Bana şu nedir, bu nasıldır diye soranlara kelimelerle bir şeyleri izah etmekten yorulmuş olmalıyım ki böyle şeyleri hep mizansenle, sesle, dokunarak anlatmak istiyorum. Ya da şaşırarak: “Bak işte, görmüyor musun? Hayat böyle bir şey!” diyerek bakmak istiyorum kocaman gözlerimle.
İnsanlar, beni bu çağın insanı değilmişim hissine sürüklüyor kendi yüzeysellikleriyle. 

*
Çok sulu gözlü oldum şu sıra. Ağlamaya yer mi arıyorum acaba diye kendime soruyorum bazen. Nasılsın sorularını sevmiyorum. Çünkü her sorduklarında yalan söylüyorum hissine kapılıyorum. Her  “iyiyim” dediğimde üzerime biraz daha kaplanan sahtelik duygusundan tiksiniyorum ya da. İyiyim sanırım şu an, düşünmüyorum çünkü bazı şeyleri, diyorum; herkese değil, bazılarına. Düşünmek istemediğim şeyleri konuşunca da ağlamaya başlıyorum. 

Ertelenmiş bir ölümü yaşıyorum sanırım. Ya da ertelenmiş ölümü sürüklüyorum. 

*
Hiçbir şey yapamıyor olmak beni mahvediyor. Ananem çok hasta, çok şiddetli ağrıları var ve ben hiçbir şey yapamıyorum. O, öyle ağrılar içindeyken yaptığım her sıradan şey için kendimi suçlu hissediyorum. 
Bu konuda yazmak da beni ağlatacak, vazgeçiyorum. 
*
Bugün bir aydınlanma oldu zihnimde. Ve ne tesadüftür ki(!) gene süpürge yaparken... Ve sonra bir Sezen Aksu şarkısı çalmaya başladı zihnimde; adı bana kalsın. Sonra bir film oynadı, Türkan Şoray başrolde. 

*
Uzay! 
Haklısın, biliyorum. Ama lütfen vazgeç şundan! Dayanamıyoruz artık! Bir çare! 

*
Dear My Dear, 
Özleyemedim. 

*
Ellerimde şifa olduğuna inanmak istiyorum. Dokunduğum yerdeki acıları, ağrıları azalttığımı düşünmek istiyorum. Sevgi keşke daha daha tesirli bir şey olsa idi.

Herkes dağılıyor. Kimsenin gücü yok eskisi gibi güçlü durmaya. Bir de şu insanlar yok mu! Hâlâ anlamıyorlar mı hasta insanın yanında daima güzel şeylerden bahsetmek gerektiğini. (Galiba cümlem bozuk oldu, gerçi ben düzgün müyüm ki...)  

*
İşte, ölmüş olsaydım şayet, bu acılara şahit olmayacaktım.  Ölmüş olsaydım o mutluluğu da göremeyecektim fakat. Hangisi daha ağır basıyor bilmiyorum. Veya hangisinde, varlığım bir katma değer yaratıyor, onu da bilmiyorum.

9 Kasım 2018

Bana Biraz Ses Ver ♫

İnsanlar ezberleri yerine hisleriyle konuşup davranmaya başladığında daha normal bir yer olacak yeryüzü .

*
Sevgili Leia,

Bir L harfinin eksikliğini görüyor musun sen de, hissediyor musun? Böyle vurdumduymaz mı olacaksın hep? Başkasın.

*
Zamanı düşünmüyorum, dilerim o da beni unutmuştur.

*
Gerçekten zor bir yaşam; bu yaşamaya çalıştığım. Dışardan bakınca ne kadar normal halbuki. Ve halbuki, böyle söylemeye bile hak tanımıyorlar bana. Zorluk burada başlıyor belki de, hiç düşündünüz mü?

Üzerime bir fanus geçirmişler de içindeki hava tükeniyor gibi hissediyorum. Gerçekten bir anlam lazım. Ama anlamlı bir anlam.

*
Dear My Dear,

Geçen yazdıklarımı okudum gene. Eskiden hiç böyle huylarım yoktu. Ne olduysa, yazdıklarımı çok seviyorum artık. Kendi sesimi duyuyorum onları okuyunca. Mutsuz, neşeli, mutlu, öfkeli, alaycı... Ben yokum, sesim var.

*
Özgür olmak adına başka bir tutsaklığa düşmek istemiyorum.

*
Günlerdir doğru düzgün uyuyamıyorum. Rüyâmda sevgili dostum İ’nin sesini duydum. Özlemişim. Doğum günü geliyor ondandır belki. Enerji göndereyim kendisine bakalım hissedecek mi gene mistik akrep :)

*
2017 kışında İstanbul’a kar yağmıştı gene. Evdeydim. Annemle öğleden sonra dışarı çıkmıştık karda yürümeye. Bu yürüyüşlerimizi hiçbir zaman unutmayacağım. Canım annemin en sevdiği şeylerden biri hem. Hem de o zamanlar çok mutsuzdum. Mutsuz mutsuz karlara bata çıka yürümüştüm. Ama şimdi o günü bembeyaz ve mutlu bir gün olarak hatırladım bugün. Kar, sadece yolları kapatmıyormuş anlaşılan. Şehir telaşının, tüm pisliklerin ve aynı zamanda, zamanla da mutsuzlukların üstünü de örtüyormuş.

*
Çivi çiviyi sökmez arkadaşlar. Her atanın sözüne de kanmayın siz.

*
Yaklaşık 10 gün önce geçti bu konuşma aramızda. Daha o zaman bu konuşmayı buraya yazmaya karar vermiştim:

Adam diyor ki “Yerine kimseyi koyamadığım”
Yerine kimseyi koyamayacağını kaç yılda anlıyor acaba insan?
Ya da kaç kişi tanıyınca?

Bence kaybı ilk yaşadığında anlıyorsun. Yani “yerine kimseyi koyamam” dediğini kaybedince.
Zaten yerine de kimseyi koymak istemiyorsun.

Yerine kimseyi koyamamak demek, denemiş olmayı gerektirmez mi? Yoksa nerden bilebilirsin yerine birini koyduğunda olup olmadığını?

Denersin ama şöyle: Herkesin yeri başkadır. Ve zaten, birini hep aynı şekilde sevemezsin. Çünkü sen de değişirsin süreçte. Başka başka seversin yani. Ve belki de her kişiyi sevme biçimin farklıdır. Değişmesen de sevdiğin kimsenin yeri boş kalır. Kalbinde başka kişiler için başka odalar açarsın, açabilirsen o da...

Ben de şunu düşündüm şu anda: Adam yerine birini koymayı deniyor, yeni birini tanımaya çalışmıyor. Ama ben şunu anlıyorum işte, öyle demesinden: O, o odayı başkasıyla doldurmaya çalışıyor. Ama illa ki deniyor.

Denesin, bunu herkes yapar, unutmak için acısını. Ama “başardım” diyene de ben inanmam.

Gel sana yeni odam var demiyor adam. Ne zaman anlıyor o yerin dolmayacağını.

Tamam, o odaya başkasını almaya çalışıyor; ama ya aldığını beğenmiyor o oda içinde ya da o odaya kıyamıyor. Bence ilk teşebbüste anlıyor o odanın sadece bir sahibinin olabileceğini.

Evet aynen öyle; ama kaçıncıda karar veriyor dolduramıyorum ben bu insanın yerini diye? Ordan pencere açıp adama soracağım, deli edeceğim hepsini; ama kaçıncıda anladın, diye.

İlkinde, ilk teşebbüste, anlasa bile bazen diretebilir insan hemen kabul etmek istemez anladığını. Kaçıncı kısmına niye takıldın? Üstüme kaç gül kokladın diye trip mi atacaksın? :)

Bilemedim, bana sayı versinler. :)