İşte her şey bu kadar kolay! Birini önemsemek, insanları sevmek, bu kadar kolay! Egolarının kölesi olma. Sev, göster; önemse, göster; kız, belli et; nefret et, gizleme.
*
Şu sıra çok konuşasım var. Ah, hayır! Yazasım var çok. Çünkü konuşmaya mecalim yok. Çünkü... Çünküsü yok çünkünün. (Söylem kötü)
*
İçime bakıyorum: Arşiv odası. Kendimi bir şey sansaydım şayet kütüphane derdim. Sıra sıra rafların dizildiği, içinde kaybolduğun, milyonlarca kitaplı bir kütüphane... Ama demiyorum. Arşiv odası benim içim. Sıra sıra raflar dizili, alfabetik. (Benim arşivim de böyle, sana ne!) Ve o raflara çoğunluğu hüzünlü duygular yerleştirilmiş zamanında; birtakım Allah onların iyiliğini versin kişileri tarafından! İçimde gezerken, ki içim Stardust ovaları gibidir gez Allah gez, hangi harfte ikamet ettiği belli olmayan kimi hüzünler düşüyor kafama. Ve ben, birtakım kimliği belirsiz o hüzünlerin altında eziliyorum. Oysaki o arşivde, “zaten pek olmaz aman kaçıvermesin” denilip özensizce de olsa katlanmış rafa atılmış mutluluklar da var, sevinçler de. Onlar yerinde ağır belli ki. Hepsi han’mfendi, beyefendi maşallah! Uçarılık yapmayıp hiçbir yere kımıldamıyorlar. Arada bir de olsa düşmediklerine göre ... İşte ben, böyle bir, ak şam da, gene ezildim kimi hüzünlerin üzerime düşmesiyle. Oysaki ne çok ihtiyacım vardı (hâlâ var hep var) neşeli, sevgili, mutluluklu şeylerin kafamdan aşağı düşmesine ya da bir anne terliği gibi bana fırlatılmasına... Neyse ki havada ağaç kokusu var. Bahar akşamı esintisi var neyse ki.
*
Ne de güzel yağıyor yağmur. Tam bi’ mayıs yağmuru! İri taneli, serin, şap şuplu. Terastaki çiçekleri yağmurun altına sürdüm hemen. Odamdakilere baktım üzüntüyle. Acaba onların da canı yağmur çekiyor mudur? Onların da hakkı yok mu yıkanmaya yağmurda? (Bu cümlenin ortasında kalktım, çocuklarımı yağmura çıkardım)
Bu kocaman yürekle n’apacağım bilmiyorum. Toprağımda yeşeren her tohumun vicdan yükü var yüreğimde. Allah’ım nasıl sevmek! Su içerken birinin bir yaprağıyla göz göze gelsem ters gidiyor içtiğim su. Canlarım benim.
•
“We are not great powers.
But we are the light.
Nobody can put us out.
May all of you shine very bright and steady, today and always.”
Ursula L. Guin
•
Önceden yanımda biri varken uyuyamazdım rahat. Şimdilerde, sarılarak uyuma istemi var bende. Huzursuz uykulara ve mutsuzluklara şifa diye.
•
Ah! Şu ân, tam da şu ân... Bir ah geçti içimden. Geçmek, eksik tabir oldu. Bir ah yokladı içimi. İçimin ovalarında ah rüzgarları gezindi. Başakların başını nazikçe eğdi de geçti ah rüzgarları. Dedi, konuşmadan: “Biliyorsun. Biliyorum. Sen devam et, sen devam et eylemine. İnkarın sürsün, sürdükçe eylemin; adını bile dile getiremediğin eylemin.”
•
Bu sefer başaracağım sanırım. Kendiliğinden.
•
Temiz sayfalar açmak lazım. Neye başlarsan başla, önünde temiz bir sayfa aç. Yaşanmışlıklarının tabula rasanı kirletmediği bir sayfa... Bomboş ve arzu ettiğince kirlenmeye müsait bir sayfa. Arzularınla kirletilmeye de. İstediğin gibi karala çiz bu sayfayı. Ya da inci gibi yaz gene. Ama ne olursa olsun temiz bir sayfa aç önünde. Tecrübelerin seni yöneltmesin. Aklının başka, gönlünün başka söylediği zamanlardaki gibi yaşa; hislerinle.
Bir şey izledim az önce. Kadınla adam sanki yıllardır evli bir çiftmiş gibi davranıp kendilerine önce isimler, sonra hikayeler uydurdular. Ve o hikayelerden gerçekler sızdı durdu. Ne şahane bir anlatış.
•
Bulaşık makinesini boşaltırken kendi kendime konuşuyorum. Bunu, her zaman olmasa da, sık yaptığımı fark ettim. Bir çeşit terapi? Kendimle konuşmuyorum aslında. Birine bir şey anlatıyorum. Birinin kafamdaki imajının, kafasındaki ben imajı ile ilgili bana yönelttiği yargılar üzerine konuşuyoruz. E tabii bu sırada ben de o birinin imajını yargılamış oluyorum. Ve... Saire! Deli işi şeyler işte!
Bugün güneş varken birden şapur şupur yağmur yağdı. Şahane bir yaz yağmuru yağışı! Telaşsız, sağa sola, insanın yüzüne yüzüne değil de damlalarının ağırlığıyla yere yere, şaap şaaap diye vura vura yağdı. Dayanamadım kendimi attım yağmura. Epey bi’ ıslandım. İşşala hasta olmam, canım kendim!
•
Şey çok enteresan, bir şey çok elzemse benim için, adını anmıyorum, hakkında konuşmuyorum. Ama etkisi geçince şakalar, komiklikler... Bir tek, sevdiğimde hakkında konuşmadan duramıyorum. Aksine çenem düşüyor. Her şeye “çünkü seviyorum.” “Çok sevdiğimden” şeklinde cevaplar verip her bi’ şeyi sevmeye bağlıyorum. Canım kendim, sevsinler seni !
•
Yaklaşık bir saat kadar önce, birinci sınıfta aşık olduğum çocuk, diye bir şey söyledim konuşma içinde. “Nasıl yani, bir insan o yaşta nasıl duygusal bir şeyler hissedebilir ki birine?” dediler. Dedim o yaşta aşk nasıl olacak işte, aynı sırada oturalım, serviste birbirimize yer tutalım, beslenme çantasından beraber bir şeyler atıştıralım falan. Aşkın kısa özetini yapmışım meğer: Birlikte olalım, yaşamda birbirimizin yanında yol alım, bir kaynaktan birlikte beslenelim. Bu.
•
Ömürlerce
Yalnızsın. Ve yalnız olacaksın. Kim bilir şimdiki sınavın budur; yalnızlığı aşmak. Herkese koştun, çok kişiye derman oldun, çok zaferler kazandın, mücadele ettin, süründün, uğraştın, çok kere aşık oldun, sevdin ömürlerce... Ve yoruldun. Yoruldun, ve şimdi dinlenme zamanı. Öyle midir? Hırs yok, para pul, mal mülk, şan şöhret yok gözümde; ama sevgi var her zerremde. Bak işte bunu aşamıyorum daha. O halde işte bu yüzden varız şimdi! Ve belki bir kere daha...
•
Dün gece uykumda biri dürttü beni. Uyandım; ama uyanamadım da. Uyanmaya çalıştım, uyanamadım. Kalkmak istedim, kalkamadım. Sonra kendimi gördüm yüz üstü yatmış bir elimle de yatağın kenarından destek almaya çalışırken. Bunca çabaya rağmen uyanamadım. Şimdi çok bilmişler karabasan diyecek. Çok bilmişler sizi! Değil. Onu da bilirim çünkü. Neyse... Uyanamadığımı anladıkça korktum bir miktar. Derken... Zihninde bir pencere açıldı. Kimileri 3. göz, bilmem ne çakrası diyor adına. Uzay fotoğraflarına bakınca hissettiğim derinliği hissettim. Bir kameranın zum yapması gibi görüntüler açıldı; açıldıkça netleşti. Kağıtlar ve ilaç kutuları gibi şeyler gördüm. O zaman anladım. Ağaçtan yontulmuş kaba bir bastonla, asa gibi bir şey gördüm ve deniz kenarı. Bu kadar.
•
Günaydın Dear My Dear,
Geçtiğimiz aylarda, bir yazımda, ne yaparsan yap her zaman temiz bir sayfa ile başla, demiştim diye şu an birazdan yayınlayacaklarımın altına değil de yeni bir sayfaya yazıyorum bunları. (Hiii! Kendi kendimi alıntıladım az önce!)
•
Dearest My Dear,
Kendimle ilgili kızdığım bazı şeyler var . Bazı, bazı zamanlar düştüğüm duygu ve haller var kurtulamadığım. Onca şeyden sonra hâlâ mı be kızım dedirten ve bunun ötesinde... Canözüm, canımcım bırak artık kendine böyle yapmayı, bı rak!
•
Geçen bir şey oldu, ufacık ama. Ufacıktı ama Road Runner’ı yakalamak için yamaçtan yola kocaman bir kaya fırlatan Çakal Wile gibi kocaman kocaman sözleri fırlattırdı bana. İnsanın kimsesiz ve sahipsiz hissetmesi kendini, ne korkunç. Sokak lambalarının sadece kendini aydınlattığı gecenin karanlığında, tekinsiz bir sokakta karşıdan ağır ağır birinin gelmesi kadar korkunç. Daha da korkuncu asıl ne biliyor musun Dear My Dear? Aslında kimsesiz değilken böyle hissetmek. “Senin kimseye ihtiyacın yok” denildi gururla bana. Burada, bu sözün sonundaki boşlukta, oturup ağlamak istedim, ağlayamadım. Ağlayamadığım her duygu damlası öfke olarak döküldü dudağımdan. (Geçmişteki büyük öfke ânlarına dönüp baktım şöyle hızlıca, kalbimin kırıldığı, yok yok bu hafif kaldı, ruhumun yaralandığı ânlarmış ve ben kimseye anlatamamışım, ağlayamamışım bile) Benim nasıl kimseye ihtiyacım yok? Benim mi yok? İhtiyaçtan ölüyorum! Sen bunu nasıl görmezsin! Sen bu sözü söylerken benim sana dair beklentilerimi bıçakla kesip attığını fark etmiyor musun? Senin kimseye ihtiyacın yok demek benden bir şey umma, demek olmuyor mu? Nasıl ya? Yaşama tutunmak için ihtiyacım var benim sana. İçimde kocaman kocaman bembeyaz çarşaflara bir kesik atıldı sanki. “Senin kimseye ihtiyacın yok.” Ve bu sözle ek seferde cart diye yırtıldı, kocaman kocaman beyaz çarşaflar. Peki bu ne öyleyse? Peki bu ne, içinde bulunduğum durum? Bu kadar korumacı görünürken böyle umursamaz olmak ne ? ...
Hepiniz sahtesiniz! (Kaya buydu.)
•
Dear My Dear,
Bu, yaşadığım, hayat değil; sürükleme.
Bırak artık.